<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>M. İhsan Karaman | İSAM Bülten</title>
	<atom:link href="https://bulten.isam.org.tr/author/ihsankaraman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bulten.isam.org.tr</link>
	<description>İslam Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Dec 2024 13:46:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/04/Calisma-Yuzeyi-1.png</url>
	<title>M. İhsan Karaman | İSAM Bülten</title>
	<link>https://bulten.isam.org.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslamî Biyoetik Deyince &#124; Ne Anlamalıyız?</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/islami-biyoetik-deyince-ne-anlamaliyiz/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/islami-biyoetik-deyince-ne-anlamaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. İhsan Karaman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Oct 2024 17:07:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=5441</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="et_pb_section et_pb_section_0 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_0">
				<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_0  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_image et_pb_image_0">
				
				
				
				
				<span class="et_pb_image_wrap "><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1595" height="784" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-1.png" alt="" title="no51-1" srcset="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-1.png 1595w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-1-1280x629.png 1280w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-1-980x482.png 980w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-1-480x236.png 480w" sizes="(min-width: 0px) and (max-width: 480px) 480px, (min-width: 481px) and (max-width: 980px) 980px, (min-width: 981px) and (max-width: 1280px) 1280px, (min-width: 1281px) 1595px, 100vw" class="wp-image-5446" /></span>
			</div><div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_0  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #056b87;">Sabuncuoğlu Şerefeddin’in <i>Cerrâhiyye-i İlhâniyye</i> adlı eserinden minyatürlü bir sayfa (Millet Ktp., Tıp, nr. 79/353, vr. 51<sup>a</sup>)</span></strong></p></div>
			</div><div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_1  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="font-weight: 400; text-align: justify;">İslam medeniyetinin <span> </span>ilk dönemlerinden itibaren ortaya konulan hekimlerin meslekî icrası, davranışları ve profesyonelliklerine dair etik standartlar, tıp biliminin gelişiminde güçlü bir yol gösterici olmuştur. Bu standartlar, Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetinden gelen rehberlik üzerine bina edilmiştir. Hekimlerin ahlakı, davranış kodları, yeterlilikleri ve hasta bakımına ilişkin hükümlerin genel çerçevesi, bu iki ana şeriat kaynağında çizilmiştir. Sonraki dönemlerde, tıbbî uygulamalardaki gelişmelerle birlikte, diğer şeriat kaynaklarına ihtiyaç duyulmuştur. Bunlar arasında, fakihlerin ittifakı (icmâ) ve benzer durumlarla mukayese (kıyas) bulunmaktadır. Bu iki kaynak, Kur’an ve Sünnet’te doğrudan hüküm bulunmadığında şeriata uygun hükümler elde etmek için akıl yürütme ve zihinsel süreçlerin kullanılması anlamına gelen içtihadın geniş teması altında yer almaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">İslam medeniyetinin ilk yüzyıllarından itibaren, hekimlerin hasta ve toplumla olan ilişkileri ve uygun davranışlarına dair kurallar, aşağıdaki gibi birçok öncü tarafından ortaya konulmuştur:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>İshak b. Ali er-Ruhâvî (ö. 319 / 931’den önce): <span></span><em>Edebü’ṭ-ṭabîb</em></li>
<li>Ebû Bekir er-Râzî (ö. 313/925): <em>Aḫlâḳu’ṭ-ṭabîb</em></li>
<li>Abdülmelik b. Habîb el-Endelüsî (ö. 238/853): <em>et-Tıbbü’n-nebevî</em></li>
<li>İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350): <em>et-Tıbbü’n-nebevî</em></li>
</ul>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Batı dünyasında, özellikle insan denekler üzerinde yapılan bilimsel deneylerle ilgili biyoetik standartlar ve kurallar, son yetmiş-seksen yıl içinde gelişmeye başlamış; bu süreç, Nuremberg Kodeksi’nin ilan edilmesi ve 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmesiyle ivme kazanmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Önemli diğer adımlar arasında:</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">&#8211; 1949’da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) himayesinde kurulan Uluslararası Tıp Bilimleri Örgütleri Konseyi (CIOMS),</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">&#8211; 1964’te Dünya Tabipler Birliği (WMA) tarafından kabul edilen ve daha sonra birkaç kez güncellenen Helsinki Deklarasyonu,</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">&#8211; 1979’da iki Amerikalı biyoetikçi ve filozof olan Beauchamp ve Childress tarafından geliştirilen ve yayımlanan dönüm noktası niteliğindeki kitap: “Biyomedikal Etik İlkeleri” sayılabilir. Bu kitap Batı dünyasında benimsenmiş ve biyoetik kodların çoğunun temelini oluşturmuştur. Kitap, hak temelli ilkeler olarak tanımlanan dört biyoetik ilkeyi, yani: <em>özerklik, yarar sağlama, zarar vermeme ve dağıtıcı adalet</em> ilkelerini ortaya koymuştur.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;"><img decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-2-1024x738.png" width="700" height="504" alt="" class="wp-image-5447 aligncenter size-large" /></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><span style="color: #056b87;"><strong><i>Cerrâhiyye-i İlhâniyye</i>’de bir çocuğun başındaki apsenin yarılmasını tasvir eden minyatür<br />(Bibliothèque Nationale, Suppl., Turcs, nr. 963, vr. 53<sup>a</sup>)</strong></span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Geçmiş İslamî mirası incelediğimizde, tıbbî etik konularını ele alan bu dört ilkenin de İslam şeriatı külliyatı içerisinde yer aldığını görüyoruz. İslamî rehberliğin ruhu, Kur’an âyetlerinin, Peygamber hadislerinin ve içtihat sonuçlarının kodifikasyonu yoluyla tıbbın çeşitli yönlerine aktarılmaktadır; bu da şeriat veya İslam hukuku olarak anılan temel düzenlemelere dönüşmektedir. Bu bağlamda, biyoetik ne ahlaktan ne de şeriattan ayrı düşünülemez.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">“İslamî Tıp Etiği” olarak adlandırdığımız şey, tıp terminolojisi ile ifade edilmek ve tıbbî uygulamalara ilişkin olmak kaydıyla, bir müslümanın ahlakî davranış ve tutumlarıyla aynı olan etik standartlardır. Batı’da son 70 yılda biyomedikal etik kodları benimsenmiş olsa da etik olmayan uygulamalar yayılmaya devam etmiştir. Literatürde tıbbî uygulama ve araştırmalardaki çeşitli etik dışı sapmalar ve yanlış davranışlar oldukça fazladır. Bu olguya katkıda bulunan birçok faktör bulunmaktadır. Modern tıbbî uygulama, daha önce keşfedilmemiş alanlara adım atarken, ahlakî ve dinî meselelerle iç içe geçmiştir. Örneğin, yardımlı üreme teknikleri ve yaşam sonu bakımı, sırasıyla yaşamın başlangıcı ve sonu ile ilgili sorunlarla iç içe geçmektedir. Gezegenin son yüzyılına damgasını vuran ve gerçek anlamıyla bir çığır açan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bazılarına ahlakî ve dinî değerlerin gereksiz olduğu izlenimini vermiştir. Ayrıca, küreselleşme ve “büyük işletmeler” felsefesi, kâr, hakimiyet ve kontrolü öncelediği için genellikle ahlakî normları değersizleştirmektedir. Sağlığı bir “mal”, bir ticari “meta” olarak görmektedir. Önleyici tıbbı, temel sağlık hizmetlerinin teşvikini ve sağlıkla ilgili manevi unsurları marjinalleştirirken, bazılarının gerekli, faydalı veya etkili olduğu kanıtlanmamış bile olsa, daha fazla tıbbî müdahale ve prosedürü teşvik etmektedir. Bu da, genellikle sağlık hizmetleri maliyetlerinin artmasına ve sınırlı sağlık kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Tıp mesleği, ne yazık ki, hekimler, araştırmacılar ve sağlık liderleri dahil olmak üzere, bu büyük işletmelerin baskısı altında kalmış ve bu baskı giderek artmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;"><img decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-4.png" width="390" height="565" alt="" class="wp-image-5449 aligncenter size-full" /></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><span style="color: #056b87;"><strong>İbn Sînâ’ya göre kan dolaşımını gösteren çizim (A. Terzioğlu’ndan)</strong></span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Batı biyoetik modeli ile karşılaştırıldığında, İslamî model, şeriat ilkeleri tarafından yönlendirilen ahlakî değerlere dayalı bütüncül bir etik sistemi benimsemektedir. Bu model, İslam hukukunun dengeli yeteneğini ve esnekliğini sergilemektedir. Çağdaş bilimsel ilerlemelerin ve yeniliklerin arayışını güçlendirirken, bu gelişmelerin kötüye kullanılmasını ve sapmalarını önlemek için çerçeve ve kılavuzlar da belirlemektedir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Tanım olarak <em>İslamî biyoetik</em>; biyoloji, genetik mühendisliği ve tıbbın uygulanması esnasında ortaya çıkan, canlılara ilişkin güncel problemleri İslamî değerler ışığında inceleyen bir disiplindir. Son asırda insanlığın gündemine giren organ nakli, beyin ölümü, yardımcı üreme teknikleri, genetik müdahaleler, estetik operasyonlar gibi konuların yanı sıra, geçmişten beri var olagelen tedavi, kürtaj, otopsi, hekim-hasta ilişkileri, hekim hataları gibi konuları da incelemektedir. Ayrıca biyoetik, tıp etiğinden farklı olarak hayvan hakları, çevre etiği, helal gıda gibi canlılara ilişkin her türlü konuyu içine alacak kadar kuşatıcı bir alandır. İslamî biyoetik somut meselelerin yanı sıra beden, hastalık, tedavi, insan, embriyo gibi kavramları da çağdaş gelişmeler ışığında yeniden irdelemekte ve tanımlamaktadır. Doğası gereği alan, karmaşık meselelerin ele alınmasında farklı disiplinlerin bir arada çalışmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, müslüman fakihler, çeşitli tıbbî konularda, uygulamaların yararları ve zararları hakkında tıbbî uzmanlardan kapsamlı açıklamalar almakta ve bu doğrultuda hükümlerini tesis etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">İslam hukuku alimleri ile tıp uzmanları arasında yapıcı ve derinlemesine müzakerelere imkân veren fetva kurulları, konferanslar ve seminerler, uygun etik-dinî görüş ve hükümler gerektiren meseleleri netleştirmede önemli bir rol oynamıştır. Son yıllarda düzenlenen bu tür interaktif etkinlikler, çağdaş fetvaların ve dengeli şeriat görüşünün oluşturulmasında bir köşe taşı haline gelmiştir. Bireysel görüşler yerine kurumsal ve/veya kolektif fetvaların verilmesinde çağdaş fetva kurullarının rolü büyüktür.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;">Bilimsel ilerleme, geçmişte net bir şekilde anlaşılamayan birçok tıbbî meselenin temelini ve sonuçlarını aydınlatmada önemli olmuştur. Bugün için, müslüman fakihler ve İslam hukuku araştırmacılarının yeni ortaya çıkan biyomedikal meseleleri ele almak için içtihat metodolojisini kullanmalarını sağlayacak çeşitli ileri tıbbî bilgi kaynakları mevcuttur. Bugün, ortaya çıkan hemen hemen tüm çağdaş bilimsel-tıbbî meseleleri, keşifleri ve yenilikleri kapsayabilecek zenginlikte değerli bir biyoetik hukuk müktesebatına sahibiz. Tıp uzmanları ve bilim insanları ile İslam hukuku alimleri arasında multidisipliner çalışma, araştırma ve interaktif etkileşimler arttıkça bu müktesebatın daha da zenginleşip gelişeceği izahtan varestedir.</p></div>
			</div><div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_2  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="font-weight: 400; text-align: left;">İslam medeniyetinin <span> </span>ilk dönemlerinden itibaren ortaya konulan hekimlerin meslekî icrası, davranışları ve profesyonelliklerine dair etik standartlar, tıp biliminin gelişiminde güçlü bir yol gösterici olmuştur. Bu standartlar, Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetinden gelen rehberlik üzerine bina edilmiştir. Hekimlerin ahlakı, davranış kodları, yeterlilikleri ve hasta bakımına ilişkin hükümlerin genel çerçevesi, bu iki ana şeriat kaynağında çizilmiştir. Sonraki dönemlerde, tıbbî uygulamalardaki gelişmelerle birlikte, diğer şeriat kaynaklarına ihtiyaç duyulmuştur. Bunlar arasında, fakihlerin ittifakı (icmâ) ve benzer durumlarla mukayese (kıyas) bulunmaktadır. Bu iki kaynak, Kur’an ve Sünnet’te doğrudan hüküm bulunmadığında şeriata uygun hükümler elde etmek için akıl yürütme ve zihinsel süreçlerin kullanılması anlamına gelen içtihadın geniş teması altında yer almaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">İslam medeniyetinin ilk yüzyıllarından itibaren, hekimlerin hasta ve toplumla olan ilişkileri ve uygun davranışlarına dair kurallar, aşağıdaki gibi birçok öncü tarafından ortaya konulmuştur:</p>
<ul style="text-align: left;">
<li>İshak b. Ali er-Ruhâvî (ö. 319 / 931’den önce): <span></span><em>Edebü’ṭ-ṭabîb</em></li>
<li>Ebû Bekir er-Râzî (ö. 313/925): <em>Aḫlâḳu’ṭ-ṭabîb</em></li>
<li>Abdülmelik b. Habîb el-Endelüsî (ö. 238/853): <em>et-Tıbbü’n-nebevî</em></li>
<li>İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350): <em>et-Tıbbü’n-nebevî</em></li>
</ul>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Batı dünyasında, özellikle insan denekler üzerinde yapılan bilimsel deneylerle ilgili biyoetik standartlar ve kurallar, son yetmiş-seksen yıl içinde gelişmeye başlamış; bu süreç, Nuremberg Kodeksi’nin ilan edilmesi ve 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmesiyle ivme kazanmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Önemli diğer adımlar arasında:</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">&#8211; 1949’da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) himayesinde kurulan Uluslararası Tıp Bilimleri Örgütleri Konseyi (CIOMS),</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">&#8211; 1964’te Dünya Tabipler Birliği (WMA) tarafından kabul edilen ve daha sonra birkaç kez güncellenen Helsinki Deklarasyonu,</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">&#8211; 1979’da iki Amerikalı biyoetikçi ve filozof olan Beauchamp ve Childress tarafından geliştirilen ve yayımlanan dönüm noktası niteliğindeki kitap: “Biyomedikal Etik İlkeleri” sayılabilir. Bu kitap Batı dünyasında benimsenmiş ve biyoetik kodların çoğunun temelini oluşturmuştur. Kitap, hak temelli ilkeler olarak tanımlanan dört biyoetik ilkeyi, yani: <em>özerklik, yarar sağlama, zarar vermeme ve dağıtıcı adalet</em> ilkelerini ortaya koymuştur.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><img decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-2-1024x738.png" width="700" height="504" alt="" class="wp-image-5447 aligncenter size-large" /></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><span style="color: #056b87;"><strong><i>Cerrâhiyye-i İlhâniyye</i>’de bir çocuğun başındaki apsenin yarılmasını tasvir eden minyatür<br />(Bibliothèque Nationale, Suppl., Turcs, nr. 963, vr. 53<sup>a</sup>)</strong></span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Geçmiş İslamî mirası incelediğimizde, tıbbî etik konularını ele alan bu dört ilkenin de İslam şeriatı külliyatı içerisinde yer aldığını görüyoruz. İslamî rehberliğin ruhu, Kur’an âyetlerinin, Peygamber hadislerinin ve içtihat sonuçlarının kodifikasyonu yoluyla tıbbın çeşitli yönlerine aktarılmaktadır; bu da şeriat veya İslam hukuku olarak anılan temel düzenlemelere dönüşmektedir. Bu bağlamda, biyoetik ne ahlaktan ne de şeriattan ayrı düşünülemez.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">“İslamî Tıp Etiği” olarak adlandırdığımız şey, tıp terminolojisi ile ifade edilmek ve tıbbî uygulamalara ilişkin olmak kaydıyla, bir müslümanın ahlakî davranış ve tutumlarıyla aynı olan etik standartlardır. Batı’da son 70 yılda biyomedikal etik kodları benimsenmiş olsa da etik olmayan uygulamalar yayılmaya devam etmiştir. Literatürde tıbbî uygulama ve araştırmalardaki çeşitli etik dışı sapmalar ve yanlış davranışlar oldukça fazladır. Bu olguya katkıda bulunan birçok faktör bulunmaktadır. Modern tıbbî uygulama, daha önce keşfedilmemiş alanlara adım atarken, ahlakî ve dinî meselelerle iç içe geçmiştir. Örneğin, yardımlı üreme teknikleri ve yaşam sonu bakımı, sırasıyla yaşamın başlangıcı ve sonu ile ilgili sorunlarla iç içe geçmektedir. Gezegenin son yüzyılına damgasını vuran ve gerçek anlamıyla bir çığır açan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bazılarına ahlakî ve dinî değerlerin gereksiz olduğu izlenimini vermiştir. Ayrıca, küreselleşme ve “büyük işletmeler” felsefesi, kâr, hakimiyet ve kontrolü öncelediği için genellikle ahlakî normları değersizleştirmektedir. Sağlığı bir “mal”, bir ticari “meta” olarak görmektedir. Önleyici tıbbı, temel sağlık hizmetlerinin teşvikini ve sağlıkla ilgili manevi unsurları marjinalleştirirken, bazılarının gerekli, faydalı veya etkili olduğu kanıtlanmamış bile olsa, daha fazla tıbbî müdahale ve prosedürü teşvik etmektedir. Bu da, genellikle sağlık hizmetleri maliyetlerinin artmasına ve sınırlı sağlık kaynaklarının israfına yol açmaktadır. Tıp mesleği, ne yazık ki, hekimler, araştırmacılar ve sağlık liderleri dahil olmak üzere, bu büyük işletmelerin baskısı altında kalmış ve bu baskı giderek artmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><img decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/10/no51-4.png" width="390" height="565" alt="" class="wp-image-5449 aligncenter size-full" /></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><span style="color: #056b87;"><strong>İbn Sînâ’ya göre kan dolaşımını gösteren çizim (A. Terzioğlu’ndan)</strong></span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Batı biyoetik modeli ile karşılaştırıldığında, İslamî model, şeriat ilkeleri tarafından yönlendirilen ahlakî değerlere dayalı bütüncül bir etik sistemi benimsemektedir. Bu model, İslam hukukunun dengeli yeteneğini ve esnekliğini sergilemektedir. Çağdaş bilimsel ilerlemelerin ve yeniliklerin arayışını güçlendirirken, bu gelişmelerin kötüye kullanılmasını ve sapmalarını önlemek için çerçeve ve kılavuzlar da belirlemektedir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Tanım olarak <em>İslamî biyoetik</em>; biyoloji, genetik mühendisliği ve tıbbın uygulanması esnasında ortaya çıkan, canlılara ilişkin güncel problemleri İslamî değerler ışığında inceleyen bir disiplindir. Son asırda insanlığın gündemine giren organ nakli, beyin ölümü, yardımcı üreme teknikleri, genetik müdahaleler, estetik operasyonlar gibi konuların yanı sıra, geçmişten beri var olagelen tedavi, kürtaj, otopsi, hekim-hasta ilişkileri, hekim hataları gibi konuları da incelemektedir. Ayrıca biyoetik, tıp etiğinden farklı olarak hayvan hakları, çevre etiği, helal gıda gibi canlılara ilişkin her türlü konuyu içine alacak kadar kuşatıcı bir alandır. İslamî biyoetik somut meselelerin yanı sıra beden, hastalık, tedavi, insan, embriyo gibi kavramları da çağdaş gelişmeler ışığında yeniden irdelemekte ve tanımlamaktadır. Doğası gereği alan, karmaşık meselelerin ele alınmasında farklı disiplinlerin bir arada çalışmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda, müslüman fakihler, çeşitli tıbbî konularda, uygulamaların yararları ve zararları hakkında tıbbî uzmanlardan kapsamlı açıklamalar almakta ve bu doğrultuda hükümlerini tesis etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">İslam hukuku alimleri ile tıp uzmanları arasında yapıcı ve derinlemesine müzakerelere imkân veren fetva kurulları, konferanslar ve seminerler, uygun etik-dinî görüş ve hükümler gerektiren meseleleri netleştirmede önemli bir rol oynamıştır. Son yıllarda düzenlenen bu tür interaktif etkinlikler, çağdaş fetvaların ve dengeli şeriat görüşünün oluşturulmasında bir köşe taşı haline gelmiştir. Bireysel görüşler yerine kurumsal ve/veya kolektif fetvaların verilmesinde çağdaş fetva kurullarının rolü büyüktür.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Bilimsel ilerleme, geçmişte net bir şekilde anlaşılamayan birçok tıbbî meselenin temelini ve sonuçlarını aydınlatmada önemli olmuştur. Bugün için, müslüman fakihler ve İslam hukuku araştırmacılarının yeni ortaya çıkan biyomedikal meseleleri ele almak için içtihat metodolojisini kullanmalarını sağlayacak çeşitli ileri tıbbî bilgi kaynakları mevcuttur. Bugün, ortaya çıkan hemen hemen tüm çağdaş bilimsel-tıbbî meseleleri, keşifleri ve yenilikleri kapsayabilecek zenginlikte değerli bir biyoetik hukuk müktesebatına sahibiz. Tıp uzmanları ve bilim insanları ile İslam hukuku alimleri arasında multidisipliner çalışma, araştırma ve interaktif etkileşimler arttıkça bu müktesebatın daha da zenginleşip gelişeceği izahtan varestedir.</p></div>
			</div>
			</div>
				
				
				
				
			</div>
				
				
			</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/islami-biyoetik-deyince-ne-anlamaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıbbî Uygulamaların Ahlakî ve Dinî Boyutu</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/tibbi-uygulamalarin-ahlaki-ve-dini-boyutu/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/tibbi-uygulamalarin-ahlaki-ve-dini-boyutu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. İhsan Karaman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2024 15:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=3765</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="et_pb_section et_pb_section_1 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_1">
				<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_1  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_image et_pb_image_1">
				
				
				
				
				<span class="et_pb_image_wrap "><img loading="lazy" decoding="async" width="1600" height="800" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/05/No5-bulten-yazi-ic-yatay.jpg" alt="" title="No5-bulten-yazi-ic-yatay" srcset="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/05/No5-bulten-yazi-ic-yatay.jpg 1600w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/05/No5-bulten-yazi-ic-yatay-1280x640.jpg 1280w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/05/No5-bulten-yazi-ic-yatay-980x490.jpg 980w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/05/No5-bulten-yazi-ic-yatay-480x240.jpg 480w" sizes="(min-width: 0px) and (max-width: 480px) 480px, (min-width: 481px) and (max-width: 980px) 980px, (min-width: 981px) and (max-width: 1280px) 1280px, (min-width: 1281px) 1600px, 100vw" class="wp-image-4402" /></span>
			</div><div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_3  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi teknolojik gelişmeler hayatımızı çok hızlı bir biçimde değiştirmektedir. Bu hızlı değişim sadece günlük hayatta kullandığımız imkânları geliştirmekle sınırlı kalmayıp, değer yargılarımız ve yaşam biçimimizi de derinden etkilemektedir. Özellikle tıbbî teknolojinin bu açıdan ciddi bir şekilde değerlendirilmesi gerekir, çünkü bazı tıbbî uygulamalar doğrudan insanın kendisini değiştirmeye yönelik unsurlar içermektedir. Bu konuda değerli çalışmaları olan Prof.Dr.Kemal Sayar’ın şu ifadesi, konunun önemini çok güzel anlatmaktadır: <strong>“Birçok teknolojik gelişme insanın kullandığı aletleri değiştirirken biyomedikal teknoloji kullanıcının kendisini, insanı değiştirmek arzusundadır. Bu teknolojiler insana kendini yeniden yaratma yanılsamasını vermektedirler. Babil’in meşhur kulesi gibi genetik mühendisliği de cennete tırmanmak, Tanrıyla boy ölçüşmek sevdasındadır.” </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teknolojik gelişmenin mutlak iyi olduğu ön kabulü hem hekimleri mesleki uygulamaları sırasında hem de din görevlilerini bazı tıbbî uygulamalarla ilgili fetva verirken hataya düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Burada cevap aranması gereken temel soru şudur: <strong>“Ahlakî değerler mi teknolojik uygulamaları anlamlı kılar? Teknolojik uygulamalar mı ahlakî değerler üretir?”</strong> Geleneksel kültürlerde, her şeyin temelinde yer alan bir varlık telakkisinden yola çıkılarak sonunda teknolojik gelişmelere kapı açıldığı; buna mukabil, modern kültürde teknolojik gelişmelerden hareketle bir değer yargısı ve nihayet varlık telakkisi üretildiği dikkate alınırsa, doğru cevabı bulmak kolaylaşacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın temel prensipleri ve tarihî birikimi ile ilgili yeterli eğitimi almamış bir hekim, kimi tıbbî önerilerini tereddütle karşılayan hastasını anlayamazken, tıbbî uygulamaların tüm arka planını bilmeden İslam’ın görüşünü bildiren din görevlisi de saygınlığını kaybedebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hekim-Din Adamı İlişkisi<br /></strong>Günlük hayatımızda hekimlere sorulması gereken bazı soruların din görevlilerine, din görevlilerine sorulması gereken bazı soruların ise hekimlere sorulduğuna şahit oluyoruz. Oysa ne hekimler ne de din görevlileri tüm bu soruları cevaplayacak bilgileri rutin eğitimleri sırasında edinmiyorlar. Bu konuda tarihten bir örnek Osmanlı dönemine aittir. Osmanlı medrese sisteminde kişi en üst kademeyi bitirmeden hekim yetiştiren medreseye gidemiyordu. Hekim bu şekilde öğrendiği bilgi ve uygulamaların kendi inanç sistemi açısından değerlendirmesini yapıp hastalarına aktarma şansına sahip oluyordu. Günümüzde her alanda hızla artan bilgi ve belli bir alanda özelleşme gereği disiplinler arası bilgi alışverişi ve istişareyi gerekli kılmaktadır. Şu halde, bugün, <strong>“Teknolojiyi kullanan hekim ile değer üreten âlim (din adamı) arasındaki ilişki nasıl olmalıdır?”</strong> sorusuna cevap ararken, üniversite, sivil toplum kuruluşları ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında dinamik bir istişare mekanizması kurulmasının uygun olacağı sonucuna varılabilir. Bunun en önemli gerekçesi şudur: Âlim, tıbbın alanına giren bazı soruları fer’i bir mesele olarak ele aldığında yanlış sonuçlara ulaşabilir. Burada, basit fakat yaygın bir örnek vermek gerekirse, tüp bebeği hatırlayabiliriz: Din adamına tüp bebeğin dinî hükmü sorulduğunda, evli çiftten meydana gelmek, ebeveynin ortak rızası ve sağlığa zarar vermeme şartları gerçekleşiyorsa tüp bebek uygulaması meşru ve caizdir, şeklinde bir cevap gelecektir. Halbuki bütünü görerek teknolojik gelişmelerin nasıl bir insan modeli ve değer üreteceğini bilmek gereklidir ki, bu da ancak karşılıklı bilgi alışverişi ve istişare ile gerçekleşebilir. Nitekim dünyada da göreceli olarak yeni ve hızla gelişen bir alan olduğu için birçok açıdan tartışılan infertilite (kısırlık) gibi konulardaki yayınlarda, farklı dinlerin uygulamalara bakışına yer verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tıbbî Bir Konuda Fıkhi Hüküm Verilirken Göz Önüne Alınması Gereken Hususlar<br /></strong>Din görevlilerine sorulan tıbbî içerikli bazı sorular (hastalık hallerinde ibadetlerin ifası, tedavi uygulamalarının ibadetlere etkisi vb.) ciddi bir tıbbî bilgi birikimini gerektirmediği gibi temel dinî eserlere başvurularak da kolayca cevaplanabilir niteliktedir. Tıbbî teknolojik gelişmelere paralel olarak birçok insanın hayatını etkilemeye başlayan bazı uygulamalarda ise durum oldukça karmaşıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birçok din adamında var olan “İslam bilimle çatışmaz” ön yargısı, o anda hâkim olan tıbbî-bilimsel görüş lehine, bazı İslami temel verileri yanlış yorumlama veya tevil etme yanılgısını doğurmaktadır. Din adamlarının bildirdiği birçok görüş tıbbî bilgilere dayanmaktadır ve tıbbî bilgiler bir yandan hızla gelişirken, bazan da yapılan araştırmalar zaman içinde birbiriyle çelişen sonuçlar ortaya koyabilmektedir. Yakın zamana kadar tıp çevrelerinde değeri bilinmeyen anne sütünün, son yıllarda revaç bulması ve özellikle hayatın ilk altı ayında eşi bulunmaz ve ilaveye gerek bırakmayan bir gıda olduğunun vurgulanması buna iyi bir örnektir. Ayrıca, bilimin siyasal veya ekonomik hegemonyaya kolayca alet edildiği günümüzde, “modern bilimsel görüş” olarak sunulan birçok verinin arka planında objektif bilimsel kriterlere uymayan ya da art niyetli araştırma ve planlı oyunların bulunduğu sıkça rastlanan bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlak olmayan veriler üzerine verilen hükümler ve fetvaların, bu konudaki bilgilerin değişmesi ile durumu ne olacaktır? Bazı eski kaynaklarda bebeğin hareketlerinin hissedilmeye başlandığı 4. gebelik ayı (120 gün) ile yaratılışla ilgili âyet ve hadislerdeki ruh üflenme hadisesinin irtibatlandırılarak bu döneme kadar kürtaja izin verilmesi buna güzel bir örnektir. O dönemde tıbbî bilgilerin yetersizliği nedeniyle bebeğin belli bir gelişme aşamasında ruh üflenmesiyle canlandığı ve o dönemden sonra müdahale edilemeyeceği kabul görmüştü. Günümüzde gelişmiş tıbbî teknoloji sayesinde döllenme anından itibaren canlı olduğunu bildiğimiz embriyonun 22. günde atmaya başlayan kalbini 25-27 günlükken ultrasonografi ile görebiliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tıbbî teknolojinin mümkün kıldığı birçok uygulamanın ahlakî ve dinî boyutu tüm dünyada tartışılmaya devam etmektedir. Tıbben yapmaya muktedir olduğumuz kimi uygulamalar aslında ahlakî/dinî olarak doğru olmayabilir. Bu durumda en azından söz konusu uygulamaya muhatap olan kişiler doğru bilgilendirilip onayları alınmalıdır. Bu konuda yine Kemal Sayar’ın dediklerine bir kulak verelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Biyolojinin krallığı hayatlarımıza beşikten mezara kadar el koymuş durumda. Gelişen gen teknolojisi, sınırları daha bir silikleştiriyor ve müdahale sürecini beşiğin de öncesine, ana rahmine taşıyor. Modern bilimin “tabiat üzerinde tahakküm” fikri, biyoloji ve gen mühendisliğinde, doğrudan hayatın binlerce yıllık akışına bir müdahale şeklinde karşımıza çıkıyor. Doğanın nesnel olduğunu söyleyen ve gerçek bilginin yegâne kaynağı olarak mantıkla tecrübenin evliliğini gösteren basit fikir, yeni biyolojiye geniş bir iktidar sahası açarken ruhu krize itiyor.”</strong><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tartışmalı Konulara İki Örnek:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Klonlama<br /></strong>227 denemeden sonra 1997 yılında koyun Dolly doğdu. Bu gelişme her inanç ve meslekten birçok kişinin insan klonlanması ile ilgili tartışmaya başlamasına yol açtı. Dolly’nin klonlanması sırasında 3 farklı koyun kullanılmış, bunlardan birisinden alınan yumurta hücresinin çekirdeği çıkarılarak diğer koyunun memesinden alınan bir hücre ile aynı ortamda tutulup meme hücresinin genetik materyali yumurta hücresi içine aktarılmıştı. Döllenmiş yumurta hücresi gibi bölünerek çoğalmaya başlayan bu cenin 3.bir dişi koyunun rahmine yerleştirilmişti. Böylece insanlık tarihinde, bir canlının üremesi için, ikinci bir canlının hücresine ihtiyaç duyulmayan yepyeni bir süreç meydana geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Klonlama yöntemi; biyoteknik ve temel tıbbî araştırmalarda, tedavi amaçlı, hastalıkların önlenmesi ya da iyileştirilmesinde, normal yollarla anne-baba olamayan bireylerin çocuk sahibi olmasında, bilimsel araştırmaların ve çalışmaların uygulanması için gerekli genetik özellikleri taşıyan canlıların, iyi cins hayvanların ve tarım çalışmaları için özel tohumların üretilmesinde kullanılmaktadır. İlk bakışta, bunun insanlık için ne kadar önemli ve gerekli bir çalışma olduğu düşünülebilir. Fakat klonlama deneylerinin bilim gündeminde oluşturduğu değişimlerin sosyal, ahlakî, dinî ve felsefi boyutları göz önüne alındığında, geri dönüşü olmayan pek çok problemin de taşıyıcısı olduğu görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Benzer bir teknikle insan klonlanması mümkün hale gelirse bunun yapılması dinen ve ahlaken doğru mudur? Bu durumda aile bağları ile ilgili ortaya çıkacak problemler nasıl halledilecektir? İnsan-tabiat-Yaratıcı ilişkisi klonlama bağlamında nasıl tanımlanacaktır? Klonlama ile gelen aile bilinci yıkımı, insanın tek tipleşmesi, kadının laboratuvarda meta olarak kullanımı, nesebin belirlenmesi ve miras hakkı gibi hukuki sorunlar nasıl çözümlenecektir? İnsanın bir hemcinsini kendi irade ve eylemiyle “var etme” hakkı, dinî ve sosyolojik açıdan kabul edilebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Doğum Öncesi Tanı (Prenatal Tanı) ve Anomalili Bebeklerin Tahliyesi<br /></strong>Özellikle ultrasonografinin kullanım alanına girmesi ile anne karnındaki bebeklerin büyüme-gelişmelerinin izlenmesi ve sağlıklı olup olmadıklarının tespiti kolaylaşmıştır. Yardımcı bazı testlerin de geliştirilmesi ile gelişimsel bir anomalisi veya hastalığı olan bebekler gebeliğin ilk veya ikinci üç aylık döneminde tespit edilebilmektedir. Maliyet/yarar hesabı (cost effectiveness), yaşam kalitesi, ailenin hasta bir insana bakmakla yükleneceği sıkıntılar, genetik geçişli hastalıkların azaltılması gibi gerekçelerle tespit edilen hastalığın tedavi şansı düşük veya yok ise aileye gebeliğin sonlandırılması önerilir(!). Ailenin dinî ve ahlakî hassasiyetleri hekim tarafından kimi zaman dikkate bile alınmaz ve anomalili bebek taşıyan annelerin bir kısmı yeterli bir gebelik takibinden bile mahrum kalır. Doğduktan sonra herhangi bir sebeple hastalanan veya sakat olan çocukların bakım ve tedavisine trilyonlarca dolar harcayan modern tıp, aynı hastalık anne karnında saptandığında, birdenbire tavır değiştirmekte ve belki de ailenin en değerli varlığı olabilecek bir canlıyı yok etme önerisiyle çıkagelmektedir. Aileye yapılan teklifte yine “öldürme” yerine “sonlandırma” tabirinin kullanılması; sapasağlam doğmuş ve yaşayan milyonlarca masum çocuğa teknolojinin ürünü her türlü silahla ölüm kusan veya onları sakat bırakan gücün aynı “modern dünya” olması konunun dikkatle tartışılması gereken diğer yönleridir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç<br /></strong>Teknolojiyi üreten bilim, bu çabası sırasında en önemli hedefin insana ve tabiata hizmet olduğunun bilinciyle hareket etmeli, bunun için de geleneksel kültürlerde olduğu gibi makrokozmos-mikrokozmos dengesinin en hayati öğesi olan ahlakî arka planı ve varlık telakkisini göz ardı etmemelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bağlamda, tıbbî teknolojilerin hızla gelişmesi nedeniyle hekimler ve din adamlarının düzenli istişareler ve ortak eğitim çalışmaları ile bilgi alışverişinde bulunması son derece yararlı olacaktır. Ülkemizde son yıllarda bu tür multidisipliner çalışmaların güzel örnekleri görülmektedir. Bunlar arasında İSAR Vakfı Tıp ve Ahlak Çalışma Grubu ile Beşikçizade Tıp ve İnsani Bilimler Merkezi sayılabilir. İSAM tarafından hazırlanmaya başlayan Biyoetik Ansiklopedisi ise tıp etiği, tıp hukuku ve biyofıkıh konusunda belki de İslam dünyasında ilk olacak kapsamlı bir tecrübeyi oluşturmaktadır.</p></div>
			</div>
			</div>
				
				
				
				
			</div>
				
				
			</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/tibbi-uygulamalarin-ahlaki-ve-dini-boyutu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>

<!--
Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: https://www.boldgrid.com/w3-total-cache/

Page Caching using Disk: Enhanced 
Database Caching using Disk (Request-wide modification query)

Served from: bulten.isam.org.tr @ 2026-09-17 14:34:38 by W3 Total Cache
-->