<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap-Kritik | İSAM Bülten</title>
	<atom:link href="https://bulten.isam.org.tr/kategori/isam-blog/kitap-kritik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bulten.isam.org.tr</link>
	<description>İslam Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Feb 2026 19:02:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/04/Calisma-Yuzeyi-1.png</url>
	<title>Kitap-Kritik | İSAM Bülten</title>
	<link>https://bulten.isam.org.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Tefsir Şerhi Klasiğinin Hikâyesi: Tetimmetü’l-Keşşâf’ın İlk Tenkitli Neşri Üzerine Notlar</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/bir-tefsir-serhi-klasiginin-hikayesi-tetimmetul-kessafin-ilk-tenkitli-nesri-uzerine-notlar/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/bir-tefsir-serhi-klasiginin-hikayesi-tetimmetul-kessafin-ilk-tenkitli-nesri-uzerine-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Taha Boyalık]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 11:46:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hasıla 1]]></category>
		<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Kritik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=6768</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="et_pb_section et_pb_section_0 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_0">
								<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_0  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_0  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				
			</div>
			</div>			
				
				
				
				
			</div>		
				
				
			</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/bir-tefsir-serhi-klasiginin-hikayesi-tetimmetul-kessafin-ilk-tenkitli-nesri-uzerine-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tercüme Felsefesi</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/tercume-felsefesi/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/tercume-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Senail Özkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Nov 2024 11:51:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Kritik]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=5576</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="et_pb_section et_pb_section_1 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_1">
				<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_1  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_1  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="text-align: right;"><span style="color: #333333;">“Hiçbir şey yazılı söz kadar yabancı ve dolayısıyla anlaşılması zor değildir<em>.</em>”</span><br /><span style="color: #333333;">Gadamer</span></p>
<p><span style="color: #333333;"> </span><span style="color: #333333; font-size: 14px; text-align: justify;">Hz. Mevlânâ, </span><em style="color: #333333; font-size: 14px; text-align: justify;">Mesnevî</em><span style="color: #333333; font-size: 14px; text-align: justify;">’nin ikinci cildinde birbirlerinin dediğini anlamayan dört kişinin üzüm için kavgaya tutuşmalarını şöyle anlatır:</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #333333;">Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi. Adamlardan biri, “Ben bu parayı ‘engûra’ vereceğim” dedi.<br /></span><span style="color: #333333;">Öbürü Arap’tı, “Lâ” dedi, “Ben ‘inep’ isterim herif, engûr istemem.”<br /></span><span style="color: #333333;">Üçüncü Türk’tü, “Bu para benim” dedi, “Ben inep istemem, ‘üzüm’ isterim.”<br /></span><span style="color: #333333;">Dördüncü ise Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları, biz ‘istafil’ isteriz.”<br /></span><span style="color: #333333;">Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler.<br /></span><span style="color: #333333;">Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar.<br /></span><span style="color: #333333;">Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı.<br /></span><span style="color: #333333;">Onlara “Ben bu bir dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.<br /></span><span style="color: #333333;">Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin hepsini yapar.”<br /></span><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Görüldüğü üzere <em>ineb</em>, <em>engûr</em>, <em>üzüm</em> ve <em>istafil</em> isteyen ve bu yüzden aralarında kavga eden Arap, Fars, Türk ve Rum sonunda öğrenirler ki esasen her birinin istediği şey <em>üzüm</em>dür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"></span><span style="color: #333333;">Mevlânâ’nın tabiriyle, “Bize mâna gerek, dava değil.”</span><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Peki, ama mânayı bize kim getirecek? Kendi dilimizde yazılmayan bir metnin anlamını bize kim aktaracak? Bilmediğimiz dünyaların, medeniyetlerin ve kültürlerin kapılarını bize kim açacak? İşte tercümanlar tam da bunun için var; ancak yaptıkları iş çok muhataralı bir iş. Acaba onlar yabancı bir dilde kaleme alınmış bir metni tam ve eksiksiz bir şekilde anlıyor mu? Anlasalar bile yabancı dilde yazılmış bu metni, kendi dillerinde eksiksiz ifade edebilme kudretine sahipler mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/11/No54-6-1024x738.png" width="755" height="545" alt="" class="wp-image-5597 aligncenter size-large" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Burada tercüme faaliyetinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir ülke eğer başarılı tercümanlara sahip değilse düşünce katarını kaçırmış demektir. Fakir bir düşünce pazarına sahip olan milletler; fikir, sanat, felsefe, edebiyat, hukuk ve bilumum bilim alanlarında önemli eserler ortaya koyamazlar. Koyamazlar, zira düşünce serbest pazarlara ancak önemli ölçüde tercüme faaliyetleriyle gelir. Medeniyet bir terkiptir ve esasen tercüme faaliyetinden doğar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Kendisi de yetkin bir tercüman olan Goethe, hayatı boyunca tercüme faaliyetlerini çok önemsemiş ve birçok önemli tercüme yapmıştır. Hatta bununla da kalmamış, kendi zamanında yapılan tercümelerle ilgili olarak önemli tenkitler yazmıştır. Sözgelimi Friedrich Megerlin’in 1774 yılında “Die türkische Bibel” başlığıyla neşrettiği ön yargılı ve yanlışlarla malul tercümesi hakkında Morgenbladet gazetesinde esaslı bir kritik kaleme almıştır. Ayrıca  mütercimlere yol göstermek maksadıyla umumi anlamda farklı tercüme tekniklerinden söz etmiş, bilhassa poetik tercümenin nasıl olması gerektiğini göstermiştir.</span><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"><em>Faust</em> tragedyasının dâhi şairi Goethe, <em>Faust</em>’un birinci bölümünde <em>Faust</em>’u ilmî çalışmalarına İncil tercümesiyle başlatır ve burada “Logos” sözcüğünün nasıl tercüme edilmesi gerektiğini tartışır. Keza dünya edebiyatının ancak tercüme faaliyetleriyle kabil olabileceğini vurgulayan Goethe, Alman mütercimlerin faaliyetlerinden övgüyle söz ederek şöyle demiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">“İftiharla söylüyorum ki Almanca bütün kültürlerin, sanatların, edebiyatların ve düşüncelerin buluştuğu büyük bir pazardır; çünkü dünyada yayınlanan en güzide eserler çok geçmeden Almancaya tercüme edilirler.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Tercüme esnasında insan yabancı dilin en uç muhitlerindeki zorlukları, karanlık ve muğlak alanları ve uçurumları keşfederken, diğer taraftan da kendi dilinin ifade kudretini, kelime zenginliğini, kelimelerin semantik alanlarını ve tedâilerini, kendi dilinin mimari yapısının ihtişamını ve dilin ifade kabiliyet ve seyyâliyetini fark eder. Dahasını söylemek gerekirse, kendi dilimizin bazı alanlardaki yetersizliğini, sığlığını ve söz dağarcığındaki eksiklikleri de tercüme esnasında görmüş oluruz. Goethe, bu konuda şöyle der:</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #333333;">“Tercüme ederken insan sadece yabancı dille cebelleşmek mecburiyetinde kalmaz; bilakis tercümesi imkânsız olan yere kadar sokulur ve imkânsızı saygıyla kabullenmek durumunda kalır; zira her dilin değeri ve karakteri burada saklıdır.” (1)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Şu var ki insan tercüme ederken ufkunun açıldığını ve aydınlandığını müşahede eder; çünkü tercüme aynı zamanda bir dil kritiğidir. Tercüme sırasında ufkumuzu kalın bir sis tabakası gibi kaplayan sözcükler cürufunu temizleyerek, eleyerek bize lazım olan asıl sözcüğü bulmaya çalışırız. Tabii bu esnada aslında berrak bir düşünce ufku kazanmış oluruz. Heidegger, dilin insana düşünce ufku kazandırdığını vurgular ve şöyle der:</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #333333;">“Tercüme etmek daha ziyade yabancı bir dille boğuşurken kendi dilinde yeniden bir uyanma, aydınlanma ve açılım yaşamaktır.” (2)<sup> </sup></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Demek oluyor ki dil bize sadece varlığı anlama imkânı vermiyor, bilakis varlığın zenginliğini keşfetme imkânı da sağlıyor. Bunun için yazarın olduğu kadar tercümanın da dili gerçek bir sanatkâr kudretiyle kullanma kuvvet ve kabiliyetine sahip olması gerekir. Mütercimin “şairin şairi olma[sı]” gerektiğine işaret eden Novalis’in dediği gibi:</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #333333;">“Gerçek tercüman esasında bizzat sanatkâr olmak zorundadır ve şöyle ya da böyle bütüne dair fikri sınırsız bir çeşitlilikle verebilmelidir. Mütercim, şairin şairi olmalıdır.” (3)</span><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"><img decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/11/No54-3-1024x738.png" width="751" height="541" alt="" class="wp-image-5585 aligncenter size-large" />Gadamer, dili her türlü anlama faaliyetinin ön şartı olarak görür. Ona göre, “Anlaşılması mümkün olan varlığa dil diyoruz.” Dil olmadan varlığı anlamak ve kurmak mümkün değildir. O yüzden Ludwig Wittgenstein, “Bütün bir felsefe dil kritiğidir” der. Aslında bütün tercüme faaliyeti de bundan başka bir şey değildir. Mütercimin bütün mesaisi kendi dilini yeniden keşfetmek, karanlık alanları aydınlatmak, zaman içerisinde kaybolmuş yahut unutulmuş sözcükleri bulup aydınlığa çıkarmakla geçer. Mütercim sadece başka kültür ve medeniyetlerin düşünce ve sanat ürünlerini kendi hazinesine taşımakla kalmaz; o, aynı zamanda mistik bir adamın keşif için mütemadiyen metafizik alanlara açılması gibi kendi lisanının derinliklerine iner ve oradan elde ettiği malzemeyle varlığının evini yeniden inşa eder. Gadamer, “tercüme etmek” diyor, “Yabancıda kendini fark etmek, onda kendi evinde gibi olmak; varlığı başka olandan çıkarak bizzat kendi varlığına geri dönen zihnin temel hareketidir.” (4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Bu bağlamda bilhassa vurgulamak isterim ki mütercim en az bir şair ve düşünür kadar dilin inceliklerine ve hilelerine hâkim olmalıdır; zira bunların hepsinin sermayesi dildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Gadamer, esas itibariyle dilin metaforik (mecazi) bir yapısı olduğu ve bu mecazi yapının anlamada, idrak etmekte önemli bir rol oynadığını belirtir. Gadamer, “Her okuma tercüme etmek anlamına gelir”  der; ancak tercüme etmek yalnız iki farklı lisan arasında vuku bulan bir taklit veya benzetme hareketi değildir, bilakis aynı dil içerisinde bir tercüme faaliyeti harekete geçirmek demektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Esasen insan daha okurken tercümeye başlar; zira okumak bir tür tercüme etmektir yani anlamı zihninde inşa etmektir. Esasen okurken zihnimiz anlamı inşa eder, yorumlar. Eğer zihin bunu başaramazsa, yani okuduğumuz metinden bir anlam üretemezse o metni hiç okumamış gibi oluruz. Bütün gayretimize rağmen anlayamadığımız, anlam üretemediğimiz metni terk ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Bir metni okurken müfekkiremiz, aynı anda arka planda onu mutlaka tercüme eder, düşünme ve anlama kapasitesine göre onu anlamlandırır. Müfekkiremiz metinde yazarın kastettiğinin çok ötesine de geçebilir; çünkü kelimelerin semantik alanı tahmin ettiğimizin fevkinde bir elastikiyete ve genişliğe sahiptir. Bu sebepten Ricoeur, “Her okuma yeni bir anlam yaratır” der. Evet, her okuma kendi tarzında eseri değiştirir; çünkü her okuyucu onu düşünce kapasitesine göre idrak eder ve aktüelleştirir. Heidegger, “Her tercüme bir yorumdur ve her yorum bir tercümedir”(5) derken tam da bunu kasteder. Bu durumu Gadamer şöyle dile getiriyor: “Okumak ve tercüme etmek zaten yorumdur. Her ikisi anlam ve sesten yeni ve tam bir metin ortaya koymak demektir.”(6) Şu kadarını da biz ilave edelim ki tercüme aynı zamanda kendi imkânlarıyla kendine bir meydan okuma ve kendiyle boğuşmadır; bu imkânlarla kendine yeni bir anlam alanı yaratmaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">Tercüme, yalnızca bir dilin sınırlarını değil, insanın varoluş sınırlarını açar, genişletir, ona derinlik ve daha zengin bir muhteva kazandırır. Bu anlamda tercüme mâna arayışının en önemli araçlarından biridir ve bu arayış, yalnızca diller arasında değil, kültürler, düşünceler ve medeniyetler arasında kurulan en incelikli yoldur. İnsanlık tarihinin en köklü ve en yaratıcı faaliyetlerinden biri olarak gelecekte de öneminden hiçbir şey kaybetmeden anlam arayışında insanlığa refakat edecek, ufuk açacak ve bilumum düşünce faaliyetlerinde yol göstermeye devam edecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;"> </span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;">1 Goethes Gespräche. Zweiter Teil. Bd. 23 der Gedenkausgabe der Werke, Briefe und Gespräche. Hrsg. von Ernst Beutler. Zürich 1950, s. 514.</span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><a href="#_ednref2" name="_edn2" style="color: #999999; text-decoration: underline;"><sup></sup></a>2 Martin Heidegger: <em>Gesamtausgabe: 2. Abteilung: Vorlesungen</em> 1923-1944, Frankfurt a. M. 1994, S. 80.</span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><a href="#_ednref3" name="_edn3" style="color: #999999; text-decoration: underline;"></a>3 Novalis: <em>Novalis Werke</em>. Hrsg. Gerhard Schulz. München 1987, S. 337.</span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><a href="#_ednref4" name="_edn4" style="color: #999999; text-decoration: underline;"><sup></sup></a>4 Hans-Georg. Gadamer: <em>Wahrheit und Methode</em>, S. 19.</span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><a href="#_ednref5" name="_edn5" style="color: #999999; text-decoration: underline;"><sup></sup></a>5 Martin Heidegger: <em>Gesamtausgabe</em>: <em>2. Abteilung</em>: <em>Vorlesungen 1923-1944</em>, Frankfurt a. M. 1994, S. 79.</span></p>
<p style="padding-left: 40px; text-align: justify;"><span style="color: #999999;">6 Hans-Georg Gadamer: <em>Ästhetik und Poetik</em> I. Tübingen 1993, S. 284.</span></p></div>
			</div>
			</div>
				
				
				
				
			</div>
				
				
			</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/tercume-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstinsahtan Neşre Kitabın Bitmeyen Çilesi</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/istinsahtan-nesre-kitabin-bitmeyen-cilesi/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/istinsahtan-nesre-kitabin-bitmeyen-cilesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Ençakar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Jun 2024 11:44:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Kritik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=4621</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><div class="et_pb_section et_pb_section_2 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_2">
				<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_2  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_2  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/35.6-1024x876.png" width="594" height="508" alt="" class="wp-image-4638 alignnone size-large" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kitap telif, tercüme, istinsah ve neşir faaliyetlerinin önü alınamayan en büyük sorunu hiç şüphesiz bu süreçlerde ortaya çıkan hatalar ve eksikliklerdir. İmam Şâfiî’nin kendi kitabı <em>er-Risâle</em>’yi otuz küsur kere okutup her seferinde tashih ettiği ve en sonunda <em>“Allah, kendi kitabından başka hiçbir kitabın kusursuz olmasını murat etmemiştir”</em> dediği mâlûmdur (Beyhakī, <em>Menâḳıbü’ş-Şâfiʿî</em>, thk. Seyyid Ahmed Sakar, Kahire: Mektebetü Dâru’t-turâs, 1390/1970, 2/36). Geçmişte kitapların çoğaltılması “verrâk” denilen müstensihler tarafından eserlerin teker teker yazılmasıyla yapılırdı. Her istinsah yeni bir hata riskini de beraberinde getirirdi. Bugün modern matbaalarda bir eserin aynı anda binlerce kopyası basılabiliyor. Matbaa kitapların tek tek istinsah edilmesinden kaynaklanan hataları önlese de söz konusu olan, klasik eserlerin el yazması nüshalarından neşri olunca burada matbaanın da pek bir faydası olmamaktadır. Zira eserin matbaaya gitmeden önce el yazması nüshalarından doğru bir şekilde okunup baskıya hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu eserlerin neşrinde kullanılan el yazmalarının nitelikli nüsha (müellif nüshası, mukabele edilmiş, tashihli vb.) olmaması durumunda ise hata kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İstinsah ve neşir faaliyetlerinin tüm bu zorluğu yanında sağlamış olduğu prestij ve maddi gelir cazibesi, dünden bugüne ehil olmayan kişileri de bu alana çekmiş, bu durum hataların daha da artmasına sebebiyet vermiştir. Tarihte kitap istinsah edip evine ekmek götürenler, ekmeğin yanına katık olarak dua veya beddua da almışlardır. Günümüzde neşir faaliyetleri yapanlar da aynı kaderi paylaşmakta ve kötü neşirler bilginin yanlış aktarılmasına sebebiyet verdiği için eleştirilere hedef olmaktadırlar. Konunun önemine binaen istinsah ve neşirdeki hatalarla ilgili geçmişte ve günümüzde birçok eleştirel eser de yazılmıştır. Örneğin Râgıb el-İsfahânî <em>Muḥâḍarâtü’l-üdebâʾ ve muḥâverâtü’ş-şuʿarâʾ ve’l-büleġāʾ</em> isimli meşhur edebî eserinin 11. bölümünü bu konuya ayırmıştır. İlmin yazılması ve nakledilmesi esnasında yapılan hatalarla ilgili bu bölümde geçmişten ilginç örnekler bulunur. Bunlar içinden bir rivayete göre Keysân isimli biri çok hata yapmasıyla mârufmuş. Keysân duyduğunu yanlış not eder (müsvedde), notunu deftere yanlış kaydeder (temize çekme) ve sonra da defterden yanlış okur (rivayet) ve böylece bilginin yazımı ve aktarımı esnasında en az üç kere hata edermiş (Râgıb el-İsfahânî, <em>Muḥâḍarâtü’l-üdebâʾ</em>, 138). Hadis rivayetleri de bu hatalardan nasibini almıştır. Örneğin “Gusül” (<span>الغسل</span>) kelimesindeki “gayn” harfini “ayn” zannedip kelimeyi “asel/bal” (<span>العسل</span>) diye okuyarak “Peygamber Efendimiz cuma günü gusletmeyi severdi, (<span>كان النبي يحب <u>الغسل</u> يوم الجمعة</span>) diyeceği yerde “balı severdi” (<span>كان النبي يحب <u>العسل</u> يوم الجمعة</span>) diyerek hadis rivayet edenler olmuştur. Yine sarımsak anlamına gelen “sûm” (<span>الثوم</span>) kelimesini uyku anlamına gelen “nevm” (<span>النوم</span>) kelimesiyle karıştırıp “Peygamber Efendimiz tencere(de pişmiş olanı) dışında (çiğ)sarımsağı sevmezdi” (<span>كان النبي يكره <u>الثوم</u> إلا في القدر</span>) okuyacağı yerde “tencere dışında uyumayı sevmezdi” (<span>كان النبي يكره <u>النوم</u> إلا في القدر</span>) şeklinde okuyanlara rastlamak da mümkündür (Râgıb el-İsfahânî, <em>Muḥâḍarâtü’l-üdebâʾ</em>, 139). Bu ve benzeri bazan anlamlı bazan anlamsız hatalar tarih boyunca hep yapılagelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/35.2.png" width="252" height="376" alt="" class="wp-image-4631 alignnone size-full" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></p>
<p style="text-align: justify;">Yakın tarihte yapılan neşir ve tercümelerdeki hatalara dair Orhan Şaik Gökyay’ın makalelerinden oluşan <em>Destursuz Bağa Girenler</em> kitabı ve kitapta dile getirilen yanlış anlamalar içinde muhtemelen en meşhuru “Pire ile İzdivaç” hikâyesi herkesin mâlûmudur (Orhan Şaik Gökyay, <em>Destursuz Bağa Girenler</em>, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1982, 262-266). Tarih alanında yapılan neşirlerdeki hatalar hakkında ise Yusuf Hakan Erdem’in <em>Tarih-Lenk Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler</em> isimli eleştirel eseri modern zamanlarda kaleme alınmış dikkat çekici çalışmalar arasındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitapların her devirde mâkûs talihini temsil eden hatalar ve eksikler telif, tercüme, istinsah ve neşrin ne kadar zor bir iş olduğunun belki de en açık kanıtıdır. Hele bu neşir, harflerin noktalarının pek kullanılmadığı Arapça veya Osmanlı Türkçesiyle yazılmış klasik bir eserin el yazmaları üzerinde yapılıyorsa yukarıdaki örneklerden anlaşıldığı üzere iş birkaç kat daha zorlaşır. Bu sebeple tenkitli ve tahkikli neşirlerde eserin mümkünse mevcut bütün nüshalarını inceleyip, gerektiğinde nüsha şeceresi çıkararak en nitelikli nüshalar üzerinden neşir yapmak, eserlerin dijital nüshalarına erişimin kolaylaştığı günümüzde çok daha zorunlu hale gelmiştir. Nüshalara ulaşmak bu kadar kolaylaşmışken eserin sadece bir iki nüshası üzerinden yapılacak neşirlerde nüshadan kaynaklanan hatalar artık mâzur görülmeyecektir. Dijital veri tabanlarında eserlerin birçok el yazmasını aynı anda karşılaştırma ve nüsha okumada yapay zekâdan destek alma imkânına sahip olduğumuz günümüzde klasik eserlerin tahkikli neşrinde hataların asgariye inmesi beklenmektedir. Nitekim İSAM, bu hataları asgariye indirebilmek için, alanın uzmanları tarafından belirlenmiş İSAM Tahkikli Neşir Esaslarını (İTNES) oluşturmuş ve yayımlamış olduğu tüm tahkikli neşirlerde bu esaslara dikkat ederek ilmî kriterlere uygun bir standardın oluşmasında önemli katkılar sunmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitelikli neşir imkânları giderek artsa da klasik eserlerin tenkitli ve tahkikli neşirlerinde hata ve eksikler hâlâ devam etmektedir. Burada bu neşirlerin kusurlarından bahsetmek yerine geçmişte okumak/okutmak istediği eserin doğru düzgün bir nüshasına erişememiş bir ilim ehlinin kifayetsiz müstensihler ve onların çoğalttığı nüshalar hakkındaki şikâyetlerini paylaşmak istiyorum. Amacım, klasik eserlerin neşrinde nitelikli nüsha bulmanın pek kolay olmadığını ve bu uğurda eserin mümkünse mevcut tüm nüshalarını inceleyip bir iki nüsha ile iktifa etmemenin önemini vurgulamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sağlam bir nüsha istinsah edebilmek için hayli gayret sarf eden ve bu konudaki şikâyetlerini çekinmeden dile getiren kişilerden biri Muhammed b. Ali’dir. X./XVI. yüzyılın ikinci kısmında yaşadığı anlaşılan ve muhtemelen bir müderris veya kadı olan Muhammed b. Ali, Receb 995’te (Haziran 1587) istinsahını tamamladığı nüshanın sonuna düştüğü uzunca bir notta müstensihleri tabiri caizse yerden yere vurmuştur. İstinsah ettiği eser Sadrüşşerîa’ya (ö. 747/1346) ait <em>Şerhu’l-Vikâye</em> isimli meşhur Hanefî fıkıh kitabıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Şerhu’l-Vikâye</em> nüshalarını toplayıp karşılaştırdığını söyleyen Muhammed b. Ali nüshalarda çok fazla hata olduğunu ve nüshaların birbiriyle örtüşmediğini görünce sinirlenmiş olmalı ki, müstensihler hakkında veryansın etmeye başlamış. Muhammed b. Ali sığır ve koyun çobanı olarak nitelendirdiği bir grup müstensihin yaptıkları işlerden sıkılıp köylerden şehirlere inmelerinden, biraz okuma-yazma öğrendikten sonra ulema kisvesine bürünerek kitap istinsah etmelerinden yakınır. Verdiği örneklerden anlaşıldığı üzere bu kifayetsiz müstensihler istinsah esnasında noktalı-noktasız harfleri birbirine karıştırmak, harflerin yerini değiştirmek suretiyle metinleri anlaşılmaz hale getirerek bazan komik bazan da vahim hatalara sebebiyet vermiş, tarihe mal olmuş el emeği, göz nuru klasik eserleri perişan etmişlerdir. Nüshaların bu durumunu üzülerek müşahede eden Muhammed b. Ali oturup kitabı kendisi istinsah etmek zorunda kalmış ve temiz bir nüsha oluşturabilmek için elinden gelen tüm gayreti sarf etmiştir. Sadece nüshayı istinsah etmekle de yetinmeyip alanın muteber kitaplarından önemli gördüğü meseleleri de derkenara not etmiştir. Tüm bunları yaparken derdinin ilim ve fazilet sahibi olduğunu ispat etmek olmadığını, şimdi ve gelecekte ilimle iştigal edenlerin gayretini canlı tutmak ve bu tür hatalı nüshalar yüzünden heveslerinin kırılmasını önlemek olduğunu dile getirerek sözlerini bitirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Muhammed b. Ali’nin nüsha sonuna yazdığı bu notta dile getirdiği istinsah hataları hemen her kitabın el yazmaları için geçerlidir. İstinsah hatalarından bezmiş, bıkmış usanmışların duygularına tercüman olmuş Muhammed b. Ali’nin kifayetsiz müstensihler hakkındaki eleştirilerini içeren tarihî belge niteliğindeki bu önemli notunun Türkçe tercümesini (Orhan Şaik Gökyay’ın <em>Destursuz Bağa Girenler</em> isimli eserinden mülhem bir başlıkla) sizlerle paylaşarak sözlerimi hitama erdirmek istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/35.5.png" width="411" height="420" alt="" class="wp-image-4633 alignnone size-full" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Destursuz Kitaba Girenler, Ham İken Piştim Diyenler:<br />Kifayetsiz Müstensihler</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Şerhu’l-Vikâye</em> nüshalarını toplayıp birbiriyle mukabele ettiğimde çoğunun tahrif edilip bozulduğunu gördüm ve aralarında hiçbir uyum bulamadım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun sebebi şudur ki, cahil sığır ve koyun çobanları ve benzeri kişiler, yaptıkları işten bıkıp yurtları olan köyleri terk ederek ilim tahsil etmek için şehirlere indiler. Şehirde alfabeyi öğrenmeye başladılar. Üç beş yıl devam edip işin hakkını veremeyince onu bırakıp bu sefer alfabeyi öğrendikleri tarzda <em>Emsile</em>’yi öğrenmeye giriştiler. Böylece kısa bir süre içinde âlim kisvesine bürünüp kendilerini ilim ehli zannettiler. Oysa onların malumatı cehaletten başka bir şey değildir. Bunlar usûl, füru ve diğer ilimlere dair kitaplar istinsah ettiler. Ama “sâd” (<span>ص</span>) ile “dâd”ı (<span>ض</span>), “tı” (<span>ط</span>) ile “zı”yı (<span>ظ</span>) (noktasız harf ile noktalıyı) birbirinden ayıramadılar. “Racül” (<span>الرجل</span>) kelimesindeki “ra” üzerine nokta koyup “cim”in noktasını koymadılar ve bu kelimeyi “Zuhal/Satürn” (<span>الزحل</span>) zannettiler. “Attar”ı (<span>العطار</span>) “Utarid” (<span>العطارد</span>), “mahbûb”u (<span>المحبوب</span>) “mecbûb/cinsel uzvu kopuk” (<span>المجبوب</span>) ettiler. “Kalb”i (<span>القلب</span>) “balak/alacalık”a (<span>البلق</span>), “şekl”i (<span>الشكل</span>) “keçkel”e (<span>الكجكل</span>) çevirdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet! Kâtipler ehli ilim olup hataları da az olursa mâzur görülürler. Ancak cahil kâtipler anlamlarını çıkaramadıkları için lafızları (rastgele) kalıplara döktüler ve bu sebeple kınandılar ki bunu (fazlasıyla) hak ettiler. Bunların yazdıkları nasıl mâzur görülebilir!? Bunların öncelikle cahillikten kurtulup çoğalttıkları kitaplardaki hataları düzeltmeleri gerekir. Ancak bu şekilde kınanmaktan kurtulabilirler, hatta okuyuculardan hayır dua dahi alabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu sebeple ben elimdeki nüshayı tashih edebilmek için büyük bir ciddiyetle tüm gayretimi sarf ettim. İstifadesi mümkün olacak şekilde nüshayı tashih ve tekmil etmeye çalıştım. İsimlerini zeyildeki tabloda verdiğim alanın muteber kitaplarından bazı önemli meseleleri derkenara not ettim. Şerhin içindeki “<em>Kitâbu’t-tahârât</em>”, “<em>Kitâbu’s-salât</em>” vb. kitapları musannifin zikrettiği tertip üzere numaralandırıp asıl nüshadaki varak numarasını da lacivert mürekkeple yazdım.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu işleri yaparken maksadım fazilet ve kemal izharı değildi. Aksine şimdi ve gelecekte talebelerin iştiyaklarını bâki kılmak/canlı tutmaktı. Bu fakiri hiçbir zaman hayır duadan unutmasınlar. Melik-i Müteâl onlara merhamet eylesin.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 40px;"><span style="color: #808080;">Yazan: Muhammed b. Ali<br />Tarih: Recep 995 (Haziran 1587)<br />Kaynakça: Şerhu’l-Vikâye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Nadir Eserler, AY4594, 256</span><span style="color: #808080; font-size: x-small;"><sup>b</sup></span></p></div>
			</div>
			</div>
				
				
				
				
			</div>
				
				
			</div></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/istinsahtan-nesre-kitabin-bitmeyen-cilesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En Derin Saygılarımla&#8230;</title>
		<link>https://bulten.isam.org.tr/en-derin-saygilarimla/</link>
					<comments>https://bulten.isam.org.tr/en-derin-saygilarimla/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih Sandal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2024 08:58:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSAM Blog]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-Kritik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bulten.isam.org.tr/?p=4561</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><div class="et_pb_section et_pb_section_3 et_section_regular" >
				
				
				
				
				
				
				<div class="et_pb_row et_pb_row_3">
				<div class="et_pb_column et_pb_column_4_4 et_pb_column_3  et_pb_css_mix_blend_mode_passthrough et-last-child">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_module et_pb_image et_pb_image_0">
				
				
				
				
				<span class="et_pb_image_wrap "><img loading="lazy" decoding="async" width="1600" height="800" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-bulten-yazi-ic1.jpg" alt="" title="No6-bulten-yazi-ic1" srcset="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-bulten-yazi-ic1.jpg 1600w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-bulten-yazi-ic1-1280x640.jpg 1280w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-bulten-yazi-ic1-980x490.jpg 980w, https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-bulten-yazi-ic1-480x240.jpg 480w" sizes="(min-width: 0px) and (max-width: 480px) 480px, (min-width: 481px) and (max-width: 980px) 980px, (min-width: 981px) and (max-width: 1280px) 1280px, (min-width: 1281px) 1600px, 100vw" class="wp-image-4565" /></span>
			</div><div class="et_pb_module et_pb_text et_pb_text_3  et_pb_text_align_left et_pb_bg_layout_light">
				
				
				
				
				<div class="et_pb_text_inner"><p style="text-align: justify;">Kütüphanelerde, dostlarımızın kitaplıklarında ya da sahaflarda gezinirken bazan kitapların iç kapaklarına yazılmış birtakım notlarla karşılaşırız. Bu notlar, eğer önemli bir ismi yahut değerli bir bilgiyi ihtiva ediyorsa, içimizde derin bir heyecan ve merak uyandırır. Hele bir de Osmanlı Türkçesiyle yazılmışsa bir bulmacayı çözer gibi okumaya çalışır, ister istemez eski yazının zarafetine teslim oluruz. Kitaplardaki imza ve notlar, o kitabın sadece bir nesne olmadığını, bilakis bir hikâyenin ve bir devrin canlı birer parçası olduğunu hatırlatır bize. Yazarın kendi el yazısıyla atılmış imzası, o eseri rafların arasından çekip alır, ona önemli bir hüviyet kazandırır. Bu sebeple her bir satırı, her bir kelimeyi titizlikle okumak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmzalı kitapları okumasını bildiğinizde ilim, edebiyat ve kültür dünyasının derinliklerine nüfuz edebilirsiniz. Araştırmacılar için önemli bir kaynak teşkil eden bu kitaplar, yazarın kişisel ve profesyonel hayatının, dostluklarının belgeleri olarak değerlendirilirler. “İmzalı kitapları okumasını bilmek ne demektir?” diye sorabilirsiniz. Yıllardır kütüphane çalışanı olarak, bu kitapların yazarın bir diğer yazar, ilim insanı veya okuyucuyla münasebetini ortaya koyduğunu söyleyebilirim. Böyle bir okuma, bize farklı bakış açıları kazandırabilir, araştırmalarımızı destekleyebilir ve yönlendirebilir, yeter ki imzalı kitapları okumasını bilelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sizlere ilk olarak; tamamını okuduğu 30.000’e yaklaşan kitap koleksiyonunu -bazı kitapları iki defa okuduğunu kendisinden bizzat işitmiştim- Türkiye Diyanet Vakfı İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayan emekli denizci merhum Yavuz Argıt’a (1934-2009) yine aynı kütüphanenin “İlmî Danışmanı” Prof. Dr. İsmail E. Erünsal tarafından imzalanan <em>Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri</em> kitabından bahsetmek isterim:<strong> “Yavuz Bey dostumuza sevgiyle. 25.10.2008. İsmail E. Erünsal.”</strong> Yavuz Argıt okumayı çok seven bir kitap ve kütüphane dostuydu. Bütün vaktini kitap okumaya hasretmişti. Kitap okumak için vakti vardı, fakat yemeklerini ısıtmak için vakti yoktu. Okumaya ara vermez yemeklerini soğuk yemeği tercih ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha “doktor” unvanıyla imzaladığı <em>Aşkî ve Divanından Örnekler</em>’inde olduğu gibi: <strong>“O. (Orhan) Şaik Bey’e, yolunuzda yürümekle iftihar ediyorum”</strong> diyen Türk edebiyatı profesörü İskender Pala, içinde yetiştiği toplumun değerlerini kendine şiar edinmiş gerçek bir edip, bir romancı olarak temayüz etmiştir. Ait olduğunuz toplumun değerlerini baş tacı etmişseniz, içinde yaşadığınız toplum da sizi baş tacı eder. Öyle değil mi? Bu soruya verilecek cevap tereddütsüz, “Evet”tir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-ic8.png" width="460" height="285" alt="" class="wp-image-4579 alignnone size-full" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kitaplarını TDV İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayan “Bu Vatan Kimin?” şiirinin yazarı Orhan Şaik Gökyay’a Konya Valisi Kemal Katıtaş’ın imzaladığı kitabın iç kapağı: <strong>“Sayın Orhan (Şaik) Gökyay beyefendiye en derin saygılarımla. 7.11.1985 Kemal Katıtaş Konya Valisi.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bakar mısınız yukarıdaki ifadeye; Vali Bey, “en derin saygılarımla” diye bitiriyor cümlesini, bu ne güzel bir devlet terbiyesidir. Vali Bey’in edebiyata, edebiyatçıya hürmetine hürmet etmemek mümkün mü?</p>
<p style="text-align: justify;">Bazan satın aldığınız kitabın iç kapağına adınızı kaydedersiniz. Size ait olduğu belli olsun diye. Kitaplarını TDV İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayan Profesör Stanford Shaw’ın Osmanlı tarihi profesörü eşi Ayşe Ezel Kural-Shaw’ın yaptığı gibi<strong>: “Ezel Kural Shaw, Bilkent Üniversitesi, Bilkent, Ankara.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bazan gerçekten de bir edebiyat üstadı olan dostunuza “Aziz Üstadım” diye imzalarsınız kitabınızı saygıyla, tevazuyla. Mevlânâ’nın <em>Mesnevi</em>’sini Türkçe’ye çeviren Feyzi Halıcı’nın Orhan Şaik Gökyay’a saygısını ifade biçimi dikkatimizden kaçmıyor: <strong>“Aziz Üstadım Orhan Şaik Gökyay’a saygılarımla. F. (Feyzi) Halıcı. 8.5.1984.”</strong><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İmzalı kitaplar dostlukların, arkadaşlıkların devamını dilemeye de vasıta olarak kullanılmaktadır. Merhum Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’ın imzaladığı yine kitap koleksiyonu TDV İSAM Kütüphanesi’ne ailesi tarafından bağışlanan Türk dili ve edebiyatı doktoru eski milletvekili ve senatör merhum Kasım Küfrevî için de samimi dilekleri ihtiva eder: <strong>“Sevgili Kardeşim Dr. Kasım Küfrevî’ye devamlı dostluk hisleriyle. Dr. A. (Abdülkadir) Karahan.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-ic6.png" width="341" height="277" alt="" class="wp-image-4573 alignnone size-full" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bazı vakitler kitaba imza atmak daha da güçleşir ne yazacağınızı bilemezsiniz. Şayet dostunuz bir edebiyat üstadı ise elleriniz kaleme zor gider. Atamazsınız imzanızı, birkaç kelime de olsa dökemezsiniz aklınızdan geçenleri satırlara.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Orhan Şaik gibi, dost da olsa bir has edebiyat âlimine ve has şaire bu kitabı imzalamak zor. Zor ama işte bugün imzalıyorum. Reşad Ekrem Koçu.”</strong> Reşad Ekrem Koçu’yu tanımayanımız yoktur. Tarihçi, şair ve edebiyatçı olan yazarın hayatı İstanbul’da basın ve gazetecilik dünyasının kalbinin attığı yer olan Cağaloğlu semtinde geçmiştir. Evi de aynı semtte olan yazarın en tanınmış eseri hiç kuşkusuz <em>İstanbul Ansiklopedisi</em>’dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazarlar kitaplarını, imzaladıkları kişinin unvanını yazabilirler ama genellikle kendi unvanlarını yazmazlar. Fakat örneğimizde “Prof. Dr.” ve “Doç. Dr.” unvanları dikkat çekmektedir:<strong> “Değerli meslektaşım Doç. Dr. M. Zeki Aydın beye başarı dileklerimle. 20.02.2002 Prof. Dr. H. (Hüsameddin) Erdem.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İSAM Kütüphanesi’nde uzun yıllar hep aynı çalışma masasını kullanmış olan merhum Mehmed Niyazi Özdemir ise Yavuz Argıt’a imzaladığı kitabında şöyle demektedir: <strong>“Değerli kardeşim Yavuz Argıt’a saygılarımla. İki cihanda da mutluluklar dilerim. 27.12.2006 Mehmed Niyazi.”</strong></p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" src="https://bulten.isam.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/No6-2.png" width="599" height="298" alt="" class="wp-image-4569 alignnone size-full" style="display: block; margin-left: auto; margin-right: auto;" /></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yine TDV İSAM Kütüphanesi’nde kitaplarını telif eden daha çok Osmanlı tarihinden seçtiği konularla alakalı romanlar ve hikâyeler yazan Can Alpgüvenç, Yavuz Argıt’a: <strong>“Gerçek bir kitap dostu Yavuz Argıt Beyefendi’ye Hz. Davud (a.s.)’dan şefaat dileklerimle. Can Alpgüvenç 14.12.2006”</strong> şeklinde demek istediğini karşı tarafın da bildiği ona has duasıyla imzalamıştır kitabını. Kitap hem imzalı hem de ithaflıdır. Can Alpgüvenç kitabını rahmetli annesine ithaf etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitaplarını TDV İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayan Türk İslam felsefesi profesörü Prof. Dr. Nihat Keklik kitabını Dr. Kasım Küfrevî’ye imzalamıştır. Lütfen dikkat ediniz, kitap Dr. Kasım Küfrevî koleksiyonunda bulunmaktadır: “<strong>Sayın Dr. Kasım Küfrevi beyefendiye hürmetlerimle. 5 Mart 1969 İstanbul” Nihat Keklik.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yazar, televizyon programcısı ve kütüphanemizin önemli bağışçılarından Murat Bardakçı’ya Prof. Dr. İskender Pala’dan imzalı bir kitap elimizdedir şimdi de: <strong>“Dostum Murat Bardakçı için Anadolu’da aşkın <em>Od</em>’unu tutuşturan Bizim Yunus’un anısına. 10.10.2011 İskender Pala.” </strong>“Bizim Yunus” ifadesi kalpten kalbe giden yolun ne kadar da kısa olduğunu, asırlar öncesi yaşamış bir şahsiyetle kurulan dostluğu ve samimiyeti hissettirmiyor mu sizlere de?</p>
<p style="text-align: justify;">İmzalı kitaplar kütüphanelerin en nadide eserlerindendir. Karşınıza çıktıklarında onlara iyi bakınız lütfen, “imzalı kitaplar”ın size söyleyeceği pek çok şey olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">İSAM Kütüphanesi’nde 26.02.2024 tarihi itibariyle 7119 imzalı kitap bulunmaktadır. Siz de imzalı bir kitabınızın İSAM Kütüphanesi’nde yer almasını isterseniz, araştırma kütüphanesi olan İSAM Kütüphanesi koleksiyonuna uygun –ister yazarı siz olun isterse bir kitapçıdan satın almış olun– ­ fakat iç kapağına “İSAM Kütüphanesi’ne imzalı” diye yazarak bağışlayabilirsiniz.</p></div>
			</div>
			</div>
				
				
				
				
			</div>
				
				
			</div></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bulten.isam.org.tr/en-derin-saygilarimla/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>

<!--
Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: https://www.boldgrid.com/w3-total-cache/

Page Caching using Disk: Enhanced 
Database Caching using Disk

Served from: bulten.isam.org.tr @ 2026-09-16 14:25:09 by W3 Total Cache
-->