Ejderhalardan Kubbelere:

Çin İslam Mimarisi ve İpek Yolu’nun Camileri

Esra Çifci

Ejderhalardan Kubbelere:

Çin İslam Mimarisi ve İpek Yolu’nun Camileri

Esra Çifci

Read in English
(The English translation was done with the help of AI)

İslam Araştırmaları Merkezi’nin araştırmacı yetiştirme bursu kapsamında Çince öğrenmek üzere Şanghay’a gittiğim dönemde hayallerimden biri de Çin’deki İslam mirasını keşfetmekti. Bu burs, benim için uzun yıllardır üzerine çalıştığım Çinli Müslümanların kültür dünyasına açılan bir kapı gibiydi ve Çin’deki İslam mirasının izini sürmem için eşsiz bir imkândı. Ancak Çin’deki İslam mirasının izini sürmenin düşündüğüm kadar kolay olmayacağını, ilk cuma namazımı kılmak üzere gittiğim Huxi Camii’nde fark etmiştim. Çin mimarisiyle uyumlu bir camiyle karşılaşmayı hayal ederken, yuvarlak kubbeli ve uzun minareli bir camiyle karşılaşmak beni şaşırtmıştı. Aslında camiyi görünce içimde çok tanıdık bir his uyanmıştı. İkimiz de bu diyardan değil gibiydik ve bu aşinalık duygusu beni memnun etmişti. Fakat çok geçmeden bu tanıdıklık zihnimi kurcalamaya başladı. Bir mabedin mimarisi, sadece estetik bir tercihi değil, aynı zamanda o dinin bulunduğu coğrafyayla kurduğu ilişkiyi de görünür kılan bir unsurdu. Cemaatin kamusal alandaki ifade biçimi olarak cami mimarisi, bazen bir topluluğun kimliğini, aidiyet duygusunu ve arayışını yansıtabiliyordu. Sanırım Huxi Camii’nin beni derin düşüncelere sevk etme sebebi buydu. Zira İslam, Çin’de 1500 yıllık tarihiyle köklü bir geçmişe sahip olmasına rağmen, karşımdaki caminin mimarisi sanki bu coğrafyaya ait değilmiş gibi yabancı duruyordu.

Najiahu Camii*

Huxi Camii’nden çıktığımda artık neyin peşinde olduğumu biliyordum. İslam’ın Çin topraklarında nasıl kök saldığını anlamak için kadim camileri arayıp bulmalıydım. Ancak bunun çetrefilli bir arayış olacağından emindim. Çin’de 30.000’i aşkın cami vardı ve bunların büyük bir kısmı, Kültür Devrimi’nin açtığı yaraları telafi etmek amacıyla 1980 sonrasında inşa edilmişti. Üstelik mevcut camilerin çoğu Huxi Camii’ne benzer biçimde kubbe ve minareleriyle Arap-Orta Asya mimarisini anımsatıyordu. Her ne kadar camilerin Çin’deki tarihi, tıpkı Müslümanlarınki gibi, 9. yüzyıla kadar uzanıyor olsa da pek çoğu yangınlar, depremler, isyanlar ve savaşlar nedeniyle yok olmuştu. Bugün, bütün bu yıkımlara rağmen ayakta kalan tarihî camilerin sayısı belki otuzu aşmazdı. Yine de bu camiler Çin’in farklı köşelerine dağılmış, özellikle liman kentleri ile İpek Yolu üzerinde yoğunlaşmıştı.

Bugün Çin’de bulunan camileri gösteren harita

Erken dönemlerde Çin’e gelen Müslümanların bir kısmı İpek yolunu kullanmış bir kısmı ise Hint okyanusunu aşarak ulaştıkları deniz yolunu tercih etmişlerdi. Hatta Müslümanların Çin’deki ilk yerleşimi bu liman kentlerinde yoğunlaşmıştı. Bu sebeple minarelerin ilk yükseldiği yerler Quanzhou (Zeytun), Guangzhou (Kanton) veya Hangzhou (Hansa) gibi kıyı şehirleri olmuştu. Her ne kadar bu camiler özgün hâliyle günümüze ulaşmamış olsa da yazılı kayıtlar, eyvanlı ve mukarnaslı kalıntılar, erken dönemlerdeki camilerinin tıpkı Müslümanlar gibi Çin’de yabancı olduğu anlaşılıyordu.  Zira bu dönemde geldikleri topraklarla iletişimi hâlâ canlı olan Müslümanlar, bugün pek çok gurbetçi Müslüman toplulukla görüldüğü üzere camilerini anavatanlarını anımsatan bir mimari ile inşa etmişlerdi. Buna karşılık İpek Yolu üzerindeki camiler Müslümanların Çin toplumunun ayrılmaz bir parçası hâline geldiği ve Çin içlerine kadar ilerleyerek yerel kültürle bütünleştiği dönemlerde inşa edilmişti. Bu sebeple yönümü kuzeybatıya çevirip, İpek Yolu’nun Çin’e açılan kapısı olan Gobi çölünden (Dunhuang) başlayarak tarihî camileri ziyaret edeceğim uzun bir yolculuğa çıktım.


İpek Yolu üzerindeki ziyaret ettiğim camilere göre seyahat rotası

 

İlk durağım Qinghai eyaletiydi. Tibet Budistleri ile Çinli Müslümanların bir arada yaşadığı bu bölgede, büyük bir dağın tepesine kurulmuş küçük bir köyde 15. yüzyılda inşa edilmiş olan Hongshuiquan Camii bulunuyordu. Xining’de iletişime geçtiğim Hui Müslümanlarından bir arkadaşım ve ailesi bu caminin varlığından haberdar olmasa da beni köye götürmeye razı olmuştu. Ancak köye giden yolu bulmamız saatler sürdü. Köy girişinde, yol boyunca uzanan ve Tibet Budist manastırlarını andıran yapının önüne arabayı park ettiğimizde, arkadaşım aradığımız caminin burası olduğunu söyledi. O an yaşadığım şaşkınlığı hâlâ hatırlıyorum. Lotus, nar ve yüzlerce çiçek motifi ile süslü giriş duvarını geçip avluya ilk adımımı attığımda hissettiğim duygu ise bambaşkaydı. Avlunun ortasında yükselen pagoda tarzı minare ve etrafı saran dinginlik beni hemen içine çekmişti. Dışarıdan bana bu kadar yabancı görünen bir yapının, içeri girer girmez bu kadar güçlü bir aidiyet duygusu vermesi karşısında gözlerim dolmuştu. Ejderhalar ve Anka kuşunun koruduğu giriş kapısından geçip namaz alanına girmek üzereyken imam beni durdurdu. Bir yabancı olarak bu camiden haberdar olmama ve onca yolu bu camiyi görmek için gelmeme şaşırmıştı. Pasaportumu görmesi ve rapor etmesi gerektiğini söyledi. Bu genel bir denetimdi. Beni daha çok şaşırtan ise avlunun bir köşesinde devlet tarafından görevlendirilmiş bir ekibin caminin muhafazası için araştırmalar yaptığını fark etmem olmuştu. Prosedürleri tamamladıktan sonra içeriye giriş iznini alabilmiştim. Loş, ışıklı ve son derece sade olan namaz alanında nereye gidersem gideyim bana tanıdık gelen mihrap ve seccadeyle karşılaşmak huzur vermişti. Budist, Taoist ve İslam sanatına ait bezemeler, geometrik desenler ahşap tavana özenle dokunmuştu. Çin’deki bir dağın tepesinde unutulmuş bir defineyi bulmak beni mutlu etmişti.

Hongshuiquan Camii’nin iç alanı, kubbesi ve iç detayları*

Qinghai’daki ikinci durağım ise cuma namazı sırasında caddelere taşan cemaatiyle bulduğum Dongguan Camii oldu. Bu camiyi daha önce 1930’larda Çinli Müslümanlar arasında misyonerlik faaliyetlerinde bulunan Claude L. Pickens’ın fotoğraf arşivinde görmüştüm ve fotoğraflardaki gibi tarihî bir camiyle karşılaşmayı umuyordum. Ancak karşımda uzun minareleri ve yeşil kubbesiyle duran cami bana Huxi Camii’ni hatırlatmıştı. Cuma cemaati dağıldıktan sonra iki uzun minare ile desteklenmiş kubbeli kapıdan geçince, aradığım kısmın mütevazı duruşuyla avlunun öbür ucunda kaldığını gördüm. Üçgen çatısı, kırmızı, mavi ve yeşil renklerle Çin üslubunda süslenmiş direkleriyle Dongguan Camii karşımdaydı. Caminin ilk olarak 15. yüzyılda Ming Hanedanlığı döneminde inşa edildiği düşünülüyor olsa da sonraki yüzyıllarda yangınlar ve isyanlar sırasında birkaç kez yıkılmış ve yeniden yapılmıştı. Minare ve kubbeli giriş kapısı 1980’lerde gerçekleştirilen son yenilemede eklenmişti. Aradığımı bulmanın heyecanıyla mescide girmek üzereyken içerideki cemaat adımımı dahi atamadan beni durdurdu. Kadınların o bölüme girmesinin yasak olduğunu söyleyerek içeri girmeme izin vermediler. Onca yolu bu camiyi görmek için geldiğimi anlatmaya çalışsam da geri çevrildim. O an hissettiğim hayal kırıklığını bir kenara bırakıp gözyaşlarımı silerek avludaki odaların kapılarını birer birer çalmaya ve imamı aramaya başladım.

Güler yüzüyle beni karşılayan imam efendi, beni dinledikten sonra kendisi için bir sorun olmadığını, ancak Xining’deki Müslüman cemaatin bir kısmının kadınların camiye girmesine karşı olduğunu söyledi. Öyle ki camide kadınlar için bir bölüm dahi yoktu. Caminin yakınlarında kadınlar için bir oda tutulmuştu, eğer anahtarı verecek biri varsa kapı açılıyor, aksi hâlde kadınlar akşam eve gittiklerinde namazlarını toplu olarak kılıyorlardı. Yine de imam efendi, camiyi görmek için verdiğim emeğe hürmet göstererek bana eşlik etti. Cemaat beni görünce yeniden huzursuzlansa da imam efendi sesli bir şekilde, “Geç kızım, namazını kıl, camiyi gör, ben buradayım, seni bekliyorum,” dedi. Camiye kavuşmak beni öylesine mutlu etmişti ki bir an etrafımdaki tüm cemaat silinip gitmişti. Kırmızı ve mavi renklerle boyanmış, Çin mimarisine göre inşa edilmiş cami farklı görünümüne rağmen aynı mesajı fısıldıyordu: Tevhit. İncelemelerimi yapıp bir kenara oturup tefekkür ettikten sonra camiden sessizce ayrıldım.

Dongguan Camii’nin giriş kapısı*

Dongguan Camii’nin hem çeşitlilik gösteren mimarisi hem de cemaati beni düşündürmüştü. Aslında gerek caminin bulunduğu çevrede gerekse Xining şehrinin merkezinde dolaşırken kendimi sık sık “Çin’de miyim yoksa bana tanıdık ama yine de yabancı Müslüman bir ülkede miyim?” diye düşünürken buluyordum. Zira yoğun bir Çinli Müslüman nüfusun bulunduğu bu şehrin sokakları beyaz takkeli erkekler ve başörtülü hanımlarla doluydu, neredeyse her beş yüz metrede bir cami bulunuyordu. Bununla birlikte camilerde kadınlara yer yoktu ve büyük bir kısmı Suudi Arabistan veya Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki cami mimarisini anımsatıyordu. Başlarda bu camilerin onlar tarafından finanse edilmiş olabileceğini düşünsem de Çinli Müslümanlarla muhabbet ettiğimde durumun çok daha farklı olduğunu anladım. Bir arkadaşımın ailesi, Huilerin yoğunlukta olduğu bir köyde yapılacak olan Çinli Müslüman düğününe götürmek üzere beni yanlarına aldıklarında, arabada biraz tasavvuf karşıtı bir medrese hocası ile Suud karşıtı bir başka yaşlı akraba daha bize katılmıştı. İmam ilk önce bana, Çinli Müslümanlar arasında çok yaygın olan o meşhur soruyu, “karides sevip sevmediğimi” sordu. Çin’e ilk geldiğimde aylarca sürekli muhatap olduğum bu soruya bir türlü anlam veremesem de artık biliyordum. Bu, Sünnî ve Hanefî bir Müslüman olup olmadığımı test etmenin bir yoluydu. Sevmediğimi ifade ederek beklenen yanıtı verdiğimde arabadaki herkesin yüzünde hem memnuniyeti hem de onayı gösteren hafif bir gülümseme belirdi. Artık aynı tarafta olduğumuz anlaşıldığına göre sorularımı açıkça sorabilirdim ve cami meselesini gündeme getirdim. Arabadaki herkes son yıllarda camilerin Çinli Müslümanlar tarafından finanse edildiğini ve cemaatin bu tarz bir mimari talep ettiğini belirtti. Xining’deki Çinli Müslümanların büyük bir kısmı gerçek caminin kubbeli ve minareli olması gerektiğine inanıyordu. Medrese hocası, Kur’an ve hadise dönüş çağrısıyla öne çıkan ve daha çok tasavvuf karşıtı fikirleriyle tanınan Xining’deki ana akım Yihewani (İhvan) grubuna mensuptu. Bu sebeple olsa gerek, Çinli Müslümanların geçmişte dinî açıdan yeteri kadar bilgi sahibi olmadıkları ve Çin toplumu içerisinde yozlaştıkları için Çin tarzı camiler yaptıklarını düşünüyor ama yine de tarihî cami mimarisine saygı duyuyordu. Suud karşıtlığı nedeniyle hacca gitmeyi dahi reddeden yaşlı amca ise Selefîlik karşıtı fikirleriyle beni şaşırtmıştı. Selefîliği bir fitne olarak görüyor, aynı zamanda Yihewani’yi eleştiriyordu. O günkü sohbetten sonra, Çinli Müslümanlar arasındaki dinî düşüncenin tahminimden çok daha çeşitli olduğunu anladım. Cami mimarisindeki farklılıklar ile dinî düşüncedeki çeşitlilik arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini düşünürken, bir sonraki güzergâhım olan Ningxia’ya doğru yola çıktım.

Dongguan Camii’nin mihrabı ve iç alanı*

Çin’deki etnik gruplara göre ayrılan beş özerk bölgeden biri olan Ningxia, Çinli Müslümanların, yani Huilerin, özerk bölgesiydi. Tarihî kayıtlar ve Pickens’ın arşivi, bölgede tarih boyunca çok sayıda caminin bulunduğunu gösterse de bu camilerin pek çoğu savaşlar ve Kültür Devrimi döneminde yıkıldığı için 1980 sonrası dönemde kubbeli ve minareli olarak yeniden inşa edilmişti. Bu sebeple, orijinal hâline uygun biçimde günümüze ulaşmış nadir camilerden biri olan Najiahu Camii’ne doğru yol aldım. Ming Hanedanlığı sarayında önemli bir rütbeye sahip olan Çinli Müslüman Na Ailesi tarafından yaptırılan bu cami gerek mimarisi gerekse süslemeleriyle nadide bir yapıydı. Lotuslar, ejderhalar, aslan başları, Arapça hatlar ve bambularla süslenmiş giriş yapısı aynı zamanda minare olarak da kullanılıyordu. Ancak Kültür Devrimi döneminde uzun yıllar imalathane olarak kullanılmış ve ibadete kapatılmıştı. 1980 sonrasında ise cami orijinaline uygun biçimde restore edilerek yeniden ibadete açılmıştı.

Caminin bahçesine bisikletiyle gelip avluda namaz vaktini bekleyen cemaatin, daha çok ileri yaşta olması dikkatimi çekmişti. Xining’in aksine, buradaki cami cemaati daha çok orta yaş üstüydü. Bu bölgede 18 yaş altındakilerin camiye girişine pek müsaade edilmediğini öğrendiğimde biraz şaşırmıştım. Sanırım yasaklar bölge ve şehre göre değişiyordu. Bu kez camiye girmeden önce imamı bulup tanıştım, hikâyemi anlatıp izin alarak içeri girdim. İlk dikkatimi çeken, lacivert ile altın sarısının uyumu oldu. Cami sanki lacivert bir gecenin içine inşa edilmiş gibiydi.

Çin kaligrafi tarzıyla bütünleştirilmiş Arapça hatlar ise altın işlemeleriyle yıldız gibi parlıyordu. Benzer şekilde mihrap da kendine özgü bir güzellik taşıyordu. Ezan vakti yaklaştığından cemaat beni camide görmekten huzursuz olsa da imamdan izin aldığımı söyleyince beni rahat bırakmışlardı. Kadınlara yer ayrılmadığı için namaz vakti geldiğinden bahçeye geçtim.  Önce Çinlilere özgü bir makamla okunan ezanı dinledim, cemaat namaza başlayınca bir diğer tarihî camiyi ziyaret etmek üzere Yinchuan’a üç-dört saat uzaklıktaki Tongxin şehrine doğru yola koyuldum.

Najiahu Camii’nin minaresi, minberi ve iç detayları*

Tongxin Camii’nin ilginç bir hikâyesi vardı. Rivayetlere göre 1300’lü yıllarda Yuan Hanedanlığı döneminde bir Budist tapınağı olarak inşa edilmiş, Ming döneminde ise bölgedeki Müslüman nüfusun yoğunluğuyla hediye olarak camiye dönüştürülmüştü. 1930’lu yıllarda ise Çinli Müslümanlar, Kızıl Ordu’ya mensup kişileri burada saklamış, hatta bazı devrim toplantılarının camide yapılmasına müsaade etmişti. Bu yüzden olsa gerek, Tongxin Camii bugün dahi Komünist rejim için özel bir önemi vardı, tarihî dokusu ise özenle korunuyordu. Bir köşede oturmuş, dışarıdan bir kaleyi andıran bu caminin içeride nasıl bu kadar zarif ve manevi bir hava taşıyabildiğini düşünürken arkadaşımın sesiyle irkildim. “Mimarisi Tongxin kadar eski olmasa da hikâyesi en az onun kadar ilginç olan bir başka camiyi daha ziyaret etmek ister misin?” diye sordu. Bahsettiği yeri biliyordum: Hufiyye (Khufiyya) tarikatının merkezi olan ve her yıl Çin’in pek çok bölgesinden Müslüman’ın ziyaret ettiği, Ningxia Hui Özerk Bölgesi’nin Mekke’si olarak anılan Honggangzi’ydi.

Şeyh Hong Shoulin’in (1852–1937) türbesinin de bulunduğu bu cami hakkında daha önce çok rivayet duymuştum. Özellikle dinî konularda daha eğitimli olan Çinli Müslüman arkadaşlarım bu tarikata ve camiye karşı oldukça temkinliydiler. Anlatılanlara göre, daha çok kırsal kesimde yaşayan ve İslam’ı kültürel olarak yaşayan Huilerin bu türbeye özel bir ilgisi vardı. Hatta zamanında dinî liderleri, belli bir miktar para getirenlere cennetten yer dahi satmıştı. Kaynaklarda yer alan bilgiye göre ise cami, Çin tasavvufu için önemli merkezlerden biri olmasının yanı sıra Kızıl Ordu’nun Batı Seferi’ne destek vermesi nedeniyle meşhurdu. Bütün bunlara rağmen şoförlük yapan arkadaşım, camiye gitmeye çekindiğini söyleyerek beni tedirgin etmişti. Tongxin kırsalında süren uzun yolculuğun ardından, geniş ve boş bir arazinin ortasında, minareleri ve yeşil kubbesiyle cami göründü. Arkadaşım, yabancı olduğum için benim içeri alınmayabileceğimi hatırlatarak yakınlarda bir yerde beni bıraktı. Caminin kapısına geldiğimde, Çinlilerde pek sık rastlamadığım kadar uzun boylu ve devasa cüsseli iki kişi beni kapıda durdurdu. Camiye neden geldiğimi sorguladılar. Biraz şüpheyle yaklaşsalar da fotoğraf çekmemek kaydıyla içeri girmeme müsaade ettiler.

Tongxin Camii*

Xi’an Ulucamii’nin mihrabı*

İlk başta fotoğraf yasağına anlam verememiştim, ancak içeri girdiğimde karşılaştığım manzara her şeyi açıklığa kavuşturmuştu. Zira daha önceki camilerin aksine, avluda Çin tapınaklarına benzer isim tabletleri ve tütsü kazanları yer alıyordu. Ellerindeki tütsüleri sallayarak avluyu ve türbeyi gezenler nedeniyle dumanlar ve koku her yeri kaplamıştı. Avlunun etrafını çerçeveleyen duvarlar ise hem renkleri hem de şekilleriyle tam bir Daoist tapınağını andırıyordu. Muhtemelen Çinli Müslümanlar buradaki ortamı eleştirdikleri için dışarıya görüntü vermek istemiyorlardı. Avlu boyunca iri cüsseli adamlar beni takip etse de türbeye girince peşimi bıraktılar. Türbeyi görebilmek için alt kata inmek gerekiyordu. Başta aşağıdan gelen sesler beni ürkütmüştü. Ancak içeri girdiğimde, seslerin çaput kesmek için bilenen bıçaklardan ve değişik makamlarla dualar mırıldanarak çaputlar bağlayan kişilerden geldiğini anladım. Bir kez daha Çinli Müslümanların dinî anlayışındaki çeşitlilik beni derin düşüncelere sürüklemişti. Yine de yabancı olmama rağmen türbeye girmeme müsaade ettikleri için mutluydum. Zira daha önce pek çok yabancının geri çevrildiğini duymuştum. Camiden çıkıp arabaya bindiğimde, arkadaşıma tedirginliğinin gereksiz olduğunu söylemeden edemedim. Yeşil kubbesi ve minarelerinin ardında gizlenen farklı yapısı ile Honggangzi Camii ve Türbesi’nden uzaklaşırken bende bıraktığı hisleri tam olarak ayırt edemeden son güzergâhım olan Xi’an Ulucamii’ne doğru yol aldım. 

Çin’in en kadim şehirlerinden biri olan Xi’an, aynı zamanda İpek Yolu’nun Çin’deki son büyük durağıydı. Bu yüzden tarih boyunca pek çok Çinli Müslüman bu şehre yerleşmiş, Çin’deki İslam kültürünün en yoğun ve en görünür izleri burada toplanmıştı. Şehrin en meşhur yerlerinden biri olan, dar sokakların birbirine açıldığı tarihî Huihui (Müslüman) çarşısına girdiğimde kendimi bir masal dünyasında gibi hissettim. Bir yanda Çin üslubuyla yazılmış Arapça-Çince hatlar satan dükkânlar, diğer yanda parmaklarına buladıkları mürekkeple resimler çizip satanlar, bakır işleyen ustalar, Çin Müslüman mutfağına özgü lezzetler, içecekler ve çeşit çeşit çaylar… Bütün bu renkler, sesler ve kokuların birbirine karıştığı dar sokaklarda Xi’an Ulucamii’ni bulmak üzere ilerlerken, bir anda kendimi Çinli Müslümanların cenaze alayının içinde buldum. İnsanların yürümekte zorlanacağı bu kalabalık sokakta cenaze, iki sopa arasında gerili beyaz bir bez üzerinde taşınıyor, üzerlerine kefeni andıran beyaz giysiler geçirmiş yakınları ise ağıtlarla cenazeyi takip ediyordu. Çarşının ortasında böyle bir cenaze alayıyla karşılaşmak beni ürkütmüş olsa da Çinli Müslümanların giyim tarzı ve merhumu çarşıda gezdirmeleri, Konfüçyanist geleneklere göre şekillenen cenaze törenlerinin dahi Çin kültürü ile nasıl bir bütün hâline geldiğini görmek açısından ilginç bir deneyimdi. En nihayetinde cenaze alayı camiye yaklaştığımı hissettirmişti.

Kısa bir süre sonra, etrafı Çin saraylarını andıran yüksek duvarlarla çevrili camiyi buldum. Kapıdan girer girmez ağaçlar ve bitkilerle düzenlenmiş geniş bir avluyla karşılaştım. Avlu katman katman ilerliyor, Çin mimarisine göre düzenlenmiş ahşap geçitlerden birinden ötekine geçtikçe dışarıdaki çarşının kalabalığı yavaş yavaş geride kalıyordu. Zihnim bir kez daha hem tanıdık hem de yabancı olan bu mekânın büyüsüne kapılmıştı. Çin saraylarını andıran küçük köşkler, kaplumbağa figürlerinin üzerine yerleştirilmiş taş kitabeler, pagoda tarzı minare ve Çince İslamî hatlar avluda birbiri ardına sıralanıyordu. Son avluya yaklaştığımda ise yerde taşa işlenmiş büyük ejderha motifleri belirdi. Bu sembol muhtemelen caminin imparatorun koruması altında olduğunu gösteriyordu. Avlunun sonuna yaklaştığımda turkuaz çatısı ve kahverengi ahşap gövdesiyle cami ihtişamıyla karşımda duruyordu.

Xi’an Ulucamii’nin ejderhalı girişi ve iç bahçesi*

Caminin üçgen çatısının uçlarında Çin mimarisine özgü mitik hayvan figürleri yerleştirilmiş, giriş kapısı ise birbirinden zarif oymalar süslenmişti. Çin’deki en eski camilerden biri olarak kabul edilen Xi’an Ulucamii, avlusunda olduğu kadar iç mekânında da Çin İslam mimarisinin eşsiz örneklerinden birini sunuyordu. Üsluba çekilmiş çiçek desenleriyle bezenmiş tavan, Kur’an âyetlerinin yazıldığı ahşap duvarlar bu güzelliği âdeta zirveye taşıyordu. Mihrap alanı ise narlar, lotuslar ve çeşit çeşit çiçeklerle süslenmişti. Maneviyatın ahşapta ifade bulduğu bu kısım sanki cenneti bir Çinlinin estetik anlayışına göre tasvir etmiş gibiydi. Aslında bu camide gördüğüm şey, yol boyunca karşılaştığım tarihî Çin camilerinin ortak estetik dilin en olgun örneğiydi. Çinli Müslümanlar, bereket, rahmet ve erdem gibi anlamlar taşıyan krizantem, lotus ve bambu gibi desenleri kullanmaktan çekinmemişlerdi. Tarihî camilerin dış süslemelerinde, Çin mimarisinin vazgeçilmez unsurlarından olan ve kudret ile rahmeti sembolize eden ejderha figürleriyle; hikmet, irfan ve dürüstlüğün sembolü sayılan Anka kuşu bezemelerini kullanmakta bir sakınca görülmemişti. Pagoda biçimindeki minareler ve pencere süslemeleri hem Orta Asya hem de Çin geometrik desenlerini birlikte taşıyordu. Çin mimarisinde olduğu gibi ahşap ve taş bir arada kullanılmış, mekân algısında yükseklikten çok yataylık ve genişlik tercih edilmişti.

Caminin avlusunda bir kenara oturmuş gördüklerimi zihnimde toplamaya çalışırken, camiye girmek için kapının önünde bekleyen Çinli ve yabancı turistlerin uğraşı dikkatimi çekti. Çin’de ziyaret ettiğim hemen her camide olduğu gibi burada da yalnızca Müslümanların namaz alanına girmesine izin veriliyordu. Aslında içeri girmek için söylemeniz gereken tek şey “Selamün aleyküm”dü. Arkadaşlarımdan öğrendiğim bu parola, nereye gitsem kapıları aşmıştı. Ancak turistler söylediğinde işe yaramadığını görmek beni gülümsetmişti. Zira bir kısmı Müslüman’mış gibi davranarak içeri girmeye çalışıyordu. Dışarıda kalanlar içeriyi kapı aralığından görmeye çalışırken, ben bir anda kendimi yeniden Şanghay’daki Huxi Camii’ni düşünürken buldum. Bu uzun yolculuk boyunca kimi zaman tek başıma, kimi zaman farklı şehirlerdeki Çinli Müslüman arkadaşlarımın yardımıyla bir camiden ötekine giderken yalnızca Çin’deki İslam mirasına dair fotoğraflar değil sorular da toplamıştım. Çinli Müslümanlar neden bu özgün mimariyi sürdürmek istemiyordu? Daha doğrusu, gerçekten istemiyorlar mıydı, yoksa ortada çok daha karmaşık bir dinî, siyasi ve toplumsal gerilim mi vardı?

Xi’an Ulucamii’nin girişi ve iç detayları*

Çin’den ayrıldıktan birkaç ay sonra hükümetin kubbe ve minareleri yıkma kararı aldığını öğrendim. Hükümet, kubbelerin ve minarelerin Çinli Müslümanlar arasındaki bir “Araplaşma”yı gösterdiğini düşünüyor ve İslam’ın Çinlileştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Haberleri duyunca çektiğim fotoğrafların yalnızca kişisel bir seyahatin hatırası olmadığını, aynı zamanda tarihe tanıklık niteliği taşıdığını düşündüm. Her ne kadar sürem yetmediği için kıyı şeridindeki camileri göremeden Türkiye’ye dönmüş olsam da İSAM bursuyla çıktığım bu yolculuktaki sorular, bir sonraki aşamada post-doktora projesine dönüşerek Amerika’da sürdüreceğim yeni bir araştırma hikâyesinin başlangıcı oldu.

* Yazıda yer verilen fotoğrafların telif hakları yazarımız Esra Çifci’ye aittir.

Esra Çifci

Esra Çifci, 2008-2012 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Aynı yıl, üniversitenin Dinler Tarihi bölümünde yüksek lisans eğitimine başlayarak “İslam ve Konfüçyanizm Bağlamında Konfüçyanist Müslümanların Doğuşu ve Gelişimi” (2015) başlıklı tez çalışmasını hazırladı. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri alanında doktora çalışmalarına başladı. Bu süreçte, Londra merkezli Muslim Council of Britain’da (2014) kısa süreli koordinatör yardımcısı olarak staj yaptı. 2017 yılında Doğu Asya dinleri hakkındaki araştırmalarını derinleştirmek üzere International Islamic University of Malaysia’da bulundu. 2018 yılında TDV İslam Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) Araştırmacı Yetiştirme Projesi’nde (AYP) katılan Çifci, 2019 yılında Şanghay’daki Fudan Üniversitesi’nde bir yıl Çince eğitimi aldı. Doktora döneminde “Konfüçyanizm’in Aydınlanma Dönemi ve Modern Batı Düşüncesine Etkisini” inceleyen Çifci, 2024 yılında 16. ve 18. yüzyıllarda “Konfüçyanizm’in Dinî Mahiyeti Tartışmaları” başlıklı tezi ile doktora çalışmasını tamamladı. Hâlihazırda University of North Carolina’da post doktora çalışmalarını yürütmektedir.

Esra Çifci

Esra Çifci, 2008-2012 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Aynı yıl, üniversitenin Dinler Tarihi bölümünde yüksek lisans eğitimine başlayarak “İslam ve Konfüçyanizm Bağlamında Konfüçyanist Müslümanların Doğuşu ve Gelişimi” (2015) başlıklı tez çalışmasını hazırladı. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri alanında doktora çalışmalarına başladı. Bu süreçte, Londra merkezli Muslim Council of Britain’da (2014) kısa süreli koordinatör yardımcısı olarak staj yaptı. 2017 yılında Doğu Asya dinleri hakkındaki araştırmalarını derinleştirmek üzere International Islamic University of Malaysia’da bulundu. 2018 yılında TDV İslam Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) Araştırmacı Yetiştirme Projesi’nde (AYP) katılan Çifci, 2019 yılında Şanghay’daki Fudan Üniversitesi’nde bir yıl Çince eğitimi aldı. Doktora döneminde “Konfüçyanizm’in Aydınlanma Dönemi ve Modern Batı Düşüncesine Etkisini” inceleyen Çifci, 2024 yılında 16. ve 18. yüzyıllarda “Konfüçyanizm’in Dinî Mahiyeti Tartışmaları” başlıklı tezi ile doktora çalışmasını tamamladı. Hâlihazırda University of North Carolina’da post doktora çalışmalarını yürütmektedir.