Arayışlar Dönemi:
Süreklilik, Kırılmalar ve Dönüşümler
Ahmet Tarık
Aksan
Yusuf Kazım Buyruk
Arayışlar Dönemi:
Süreklilik, Kırılmalar ve Dönüşümler
Yusuf Kazım Buyruk
Ahmet Tarık Aksan
Read in English
(The English translation was done with the help of AI)
From The Era Of Quests: Continuity, Ruptures, and Transformations
An Evaluation of the Workshop on Periodizing Islamic Thought from the 18th to the 21st Centuries
18-21. Yüzyıllar Arası İslam Düşünce Tarihini
Dönemlendirme Çalıştayı
Üzerine Bir Değerlendirme
“18-21. Yüzyıllar Arası İslam Düşünce Tarihini Dönemlendirme Çalıştayı” İSAM’ın 18-21. Yüzyıllar Arası İslam Düşüncesinin Tahkik Temelli Tasavvurlar Tarihi Projesi’nin ilk aşamasıdır. Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer’in koordinatörlüğünde yürütülen proje İslam ilim geleneğinin Arayışlar Dönemi diye tabir edilen döneminde klasik ve modern disiplinlerin İslam dünyasındaki süreklilik, değişim, dönüşüm ve kopuşlarını ele almayı hedefleyen kapsamlı bir çalışmadır. Bu amaç etrafında proje, -mevcut literatürde- çağdaş İslam düşüncesinin neye benzediğiyle ilgili sorulara sahip bir okuyucuyu karşılayan sosyo-politik ajandayı genişleterek şu temel soruyu gündeme getirmektedir: “İslam düşünce geleneğindeki temel disiplinlere ‘Arayışlar Dönemi’nde ne oldu?” Eğer bu dönem İslam düşünce geleneğinden mutlak mânada bir kırılmayla ayrılmayacak ve ortaya çıkan gelişmeler de değişim ve dönüşüm süreçleri içerisinde bir süreklilik mantığıyla ele alınacaksa, Müslümanların onlar içinde gerçekliği kavradıkları temel ilmî disiplinler ve bu disiplinler üzerinden inşa edilen fikirlerin bu dönemde nasıl değişim, dönüşüm ve kopuşlar yaşadığı sorusu önem kazanacaktır. Bu türden bir bakış açısı belirli soru kümelerini projenin merkezine taşımaktadır: Arayışlar Dönemi’nde Müslümanların doğa tasavvuru nasıl değişti? Onlara tabiat merkezli ve teleolojik bir fiziksel evren tasavvuru sunan klasik fizik, İslam dünyasındaki modern eğitim kurumlarında mekanikçi fiziksel evren tasavvurunun hâkim olmasıyla birlikte nasıl bir dönüşüme uğradı?
Benzer biçimde tümel doğalar ve illetlerin tespitine dayalı tümdengelimsel yöntem, yerini tümevarımsal, istatistikî ve matematiksel yöntemlere bırakırken mantık disiplini İslam dünyasında hangi dönüşümler geçirdi? İlerlemeci tarih anlayışıyla karşılaştırıldığında, Müslümanların zaman ve tarih tasavvurlarında meydana gelen dönüşümlerin mahiyeti nedir? Arayışlar Dönemi’nde fıkıh, tasavvuf, kelam, tefsir ve hadis bilimleri ne tür dönüşümlere uğradı? Bunun yanı sıra İslam düşüncesine modern dönemde dâhil olan ve Müslüman bilginlerin insanı, toplumu, siyaseti, iktisadı kavrama biçimlerini şekillendiren çağdaş sosyal bilimler hangi alımlama süreçlerinden geçti? Tüm bunlar Müslümanların tarihî-toplumsal varlık alanına dönük kavrayışlarında ne tür dönüşümlere yol açtı? Proje işte bu türden sorular nedeniyle, İslam düşünce geleneğinin kurucu bilimsel disiplinleri ile modern dönemde İslam dünyasındaki bilimsel üretime aracılık eden modern disiplinler arasındaki süreklilik ve dönüşümlere odaklanmayı gerekli görmektedir.
Projenin ayırt edici bir yönü, 18-21. yüzyıllar arasında gerçekleşen bilgi üretimine eşlik eden bilimler, bilginler, fikirler, teoriler, metinler, kurumlar, ekoller ve hareketler, tarihî süreçler ve olaylar, siyasi-toplumsal-iktisadi şartlar gibi temel unsurları “tahkik temelli tasavvurlar tarihi metodolojisi” adını verdiği özel bir metodolojik perspektifle ele alacak olmasıdır. Bu metodoloji fikirleri, bilginleri, kavramları, bilginin farklı türlerini, bilimsel disiplinleri, inançları ve bunların oluşum ve dolaşımında rolü olan somut araçları içine alan ve onların başka türlü değil de bu türlü işleyişlerine yön veren tasavvurları keşfederek, içerdiği unsurlar üzerinden onların süreklilik ve dönüşümlerini tespit etmeyi ve tahkik kriterleri etrafında bu değişim, dönüşüm ve kopuşları değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Düşünceler tarihi, entelektüel tarih, kavramlar tarihi, bilgi tarihi, bilim ve felsefe tarihi gibi yaklaşımların imkân ve zaaflarını göz önünde bulundurarak kendi nesnesine ve projenin amaçlarına uygun bir metodolojiyi takip etme ihtiyacından doğan bu yaklaşımın, çalışmayı ansiklopedik bir yaklaşımın ötesine taşıyarak ona bir tarih yazımı projesi hüviyeti kazandırmaktadır.
Proje sürecinde metodolojik tartışmalar ve içerik planlamasıyla eş zamanlı bir şekilde atılan adımlardan biri, 18-21. yüzyıllar arası İslam düşünce tarihinin nasıl dönemlendirileceğiyle ilgili yapılan toplantılardır. Tarihi dönemlendirmek onu bugünün perspektifinden anlamaya çalışan araştırmacılara kuşkusuz önemli imkânlar sunmakla birlikte kendi içerisinde birtakım zorluklar da barındırmaktadır. Bu zorlukların sayısı oldukça fazladır, ancak burada birkaç tanesinin zikredilmesi konunun daha açık biçimde anlaşılması açısından yeterli olacaktır. İlk olarak geçmişte farklı coğrafyalarda, farklı siyasal yapılar ya da ilmî gelenekler içerisinde gerçekleşen değişim ve dönüşümlerin hızı birbirinden farklıdır. Bazı örneklerde kısa sürede hızlı ve ani dönüşümler yaşanırken bazılarında uzun zaman dilimlerine yayılan durağan bir seyir söz konusudur. Dolayısıyla, bütün bu tarihsel tecrübeleri aynı ölçütler üzerinden dönemlendirmeye çalışmak, geçmişin yorumunda kaçınılmaz olarak eksik veya hatalı sonuçlara yol açacaktır. İkinci olarak tarih tıpkı günümüz toplumu gibi çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Toplumsal, ilmî, eğitimsel ve siyasal katmanlar gibi farklı düzlemlerde meydana gelen değişim ve dönüşümler, birbirinden farklı hızlarda gerçekleşir. Ancak tarihsel dönemlendirmelerde kimi zaman bu katmanlardan yalnızca birine, özellikle de siyasal olana daha fazla önem atfedilir. Nitekim, yakın dönem İslam tarihi yazımında da benzer bir tabloyla karşılaşılmaktadır. Projede vurgulandığı üzere, özellikle 18-21. yüzyıllar arasındaki Arayışlar Dönemi İslam düşüncesine dair literatürde hâkim olan yaklaşım, çoğunlukla siyasal katman merkezlidir. Söz konusu eğilim, İslam ilim geleneği içerisindeki epistemik dönüşümlerin belirsizleşmesine ve dolayısıyla bu dönüşümlerin görünürlüklerinin azalmasına yol açmaktadır.
Bu durum, Osmanlı tarihi yazımı üzerinden somutlaştırılabilir. Osmanlı tarihine ilişkin incelemelerde, özellikle 18. ve 19. yüzyıllar söz konusu olduğunda, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. ve II. Meşrutiyet ile Kānûn-ı Esâsî gibi bazı olay ve kavramların öne çıktığı görülmektedir. Zikredilen olayların hemen hemen tamamı, dönemin siyasal gelişmelerinin birer yansımasıdır. Dolayısıyla, tarihsel anlatılarda bu tür siyasal kavramların ön plana çıkarılması, diğer toplumsal, ilmî veya kültürel gelişmelerin geri planda kalmasına ve önemsizmiş gibi görünmesine yol açmaktadır.
Oysa söz konusu dönemler derinlemesine incelendiğinde, geri planda kalan olguların, siyasi dönemlendirme mitlerinin ötesine geçen bir tarihsel öneme sahip olduğu ortaya çıkabilir. Nitekim 18. yüzyılın sonlarında belirginleşen mektep-medrese dikotomisi, yalnızca Osmanlı’nın son yüzyılına değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemine de miras kalan yapısal bir meseledir. Bununla birlikte tarihsel anlatılarda siyasi olayların tarihsel süreci belirleyen temel unsur olarak kabul edilmesi, bu tür epistemik ve kurumsal katmanların görünmezleşmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda, projenin öncelikli amacı, İslam düşünce tarihinin Arayışlar Dönemi olarak adlandırılan safhasında karanlıkta kalmış katmanları görünür kılmaktır. Bir başka ifadeyle, proje, tarihsel dönemlendirmede yaygın biçimde esas alınan tek boyutlu (siyasi merkezli) yaklaşımı sorgulamayı ve çok katmanlı bir tarih okuması geliştirmeyi hedeflemektedir.
18-21. yüzyıllar arasında gerçekleşen kırılma, değişim ve sürekliliklerin ortaya konulmasının çeşitli açılardan önemli katkıları bulunmaktadır. Her şeyden önce, bu girişim Müslümanların yakın tarihlerinde yaşanan ve günümüzde de etkileri devam eden İslam ilim geleneğinin serencamının, hâkim Batı paradigmasının kavramsal ve dönemlendirme kalıplarına tâbi kılınmaksızın analiz edilmesini gerekliliğini ortaya koymaktadır. Nitekim Batı merkezli tarih paradigması çoğunlukla Batı’nın ilerlemesi ve diğer toplumların bu ilerlemeye yetişme veya ona uyum sağlama çabası şeklinde kurgulanmakta, buna bağlı olarak tarihsel dönemlendirmeleri de büyük ölçüde bu paradigmanın belirlediği kırılma noktaları üzerinden inşa etmektedir. Örneğin Rönesans veya Reform gibi Batı tarihine özgü kırılma noktalarına işaret eden dönemlendirmelerin, bütün dünya tarihine teşmil edilmesi bu yaklaşımın metodolojik sınırlarını ve indirgemeci yönlerini açık biçimde ortaya koymaktadır.
18-21. Yüzyıllar Arası İslam Düşüncesinin Tahkik Temelli Tasavvurlar Tarihi Projesi, İslam düşünce geleneğini epistemik ve metodolojik boyutlarıyla ele almakta; bu geleneğin tarihsel süreç içerisinde geçirdiği içsel dönüşümleri Müslüman entelektüel öznenin kendi kavramsal çerçevesi ve tarihsel tecrübesi üzerinden incelemektedir. Bu yaklaşım İslam düşünce tarihinin ilk kez özgün ve içeriden bir yaklaşımla yeniden değerlendirilmesine imkân tanımaktadır. Böyle bir entelektüel hesaplaşmanın sonucunda, İslam dünyasının düşünsel seyrini anlamaya yarayacak bir tür “düşünce pusulası” ortaya çıkacaktır. Bu pusula hem modern hem de geleneksel disiplinler açısından Müslümanların mevcut konumlarını belirlemelerine ve bu konumdan hareketle geleceğe dair yön tayin etmelerine imkân sağlayacaktır.
Bu bağlamda, projenin öne çıkan bazı hususiyetlerinden kısaca söz etmek yerinde olacaktır. Her şeyden önce, proje alan ayırt etmeksizin ilimlere bütüncül bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Bütüncül yaklaşımın bir gereği olarak, siyaset, felsefe, kelam, hadis, bilim tarihi, tefsir ve sanat gibi pek çok alan, çalışmanın kapsamı içerisinde değerlendirilecektir. İkinci olarak, incelenen dönüşümler yalnızca metinler veya eserler üzerinden değil, aynı zamanda âlimler, kavramlar ve kurumlar gibi çok yönlü unsurlar üzerinden ele alınacaktır. Bir başka ifadeyle, yaşanan değişim ve dönüşümler, farklı göstergeler üzerinden çok katmanlı biçimde görünür kılınacaktır. Bu yaklaşım, dönemlendirme sürecinin hem daha sağlam bir teorik temele oturmasını hem de tarihsel gerçeklikle daha güçlü bir biçimde ilişkilendirilmesini sağlayacaktır.
Böylesine büyük ve kapsamlı bir projenin hayata geçirilebilmesi için, şüphesiz birtakım entelektüel ve kurumsal gerekliliklerin yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu gerekliliklerin başında, alanında uzman akademisyenlerin ve araştırmacıların uyum ve iş birliği içinde çalışması gelmektedir. Zira projenin muhtevası, daha önce de belirtildiği üzere, geleneksel İslamî ilimlerden modern sosyal bilimlere kadar uzanan geniş bir disipliner yelpazeyi kapsamaktadır. Buna ek olarak, proje yalnızca bilimlerin değişim ve dönüşüm süreçlerini değil, aynı zamanda bu bilimlerin üzerine inşa edildiği epistemolojik ve kavramsal temellerdeki dönüşümleri de ele almaktadır. Dolayısıyla çalışmanın doğası, disiplinler arası bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.
Projenin ilk aşaması olarak 20–21 Eylül 2025 tarihlerinde İSAM Dr. Tayyar Altıkulaç Konferans Salonu’nda, dış katılıma kapalı bir çalıştay düzenlenmiştir. İki gün süren bu çalıştayda, farklı alanlardan akademisyenler yaptıkları sunumlar ve yürüttükleri müzakereler aracılığıyla projeye entelektüel düzeyde önemli katkılarda bulunmuşlardır. Projenin yönünü belirleyen çalıştayda ele alınan meseleler ve yapılan sunumlar, söz konusu toplantının konumunu ve önemini ortaya koymaktadır.
Çalıştay, TDV İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Başkanı Prof. Dr. Murteza Bedir’in selamlama konuşması ve Proje Yürütücüsü Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer’in dönemlendirme üzerine yaptığı kısa bir sunumla başlamıştır. Açılışın ardından, yine Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer’in moderatörlüğünde bir panelle devam etmiştir. Panelin ilk konuşmacısı Prof. Dr. İsmail Kara, Önce Yeni Bir Anlayış, Sonra Yeni Bir Dönemlendirme başlıklı sunumuyla programa katkıda bulunmuştur. Ardından Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Kadimden Cedîde: Nazarî Düşünce ve Bilimler Tasnifinin Dönüşümü adlı sunumunu gerçekleştirmiştir. Panelin son konuşmacısı olan Prof. Dr. Tahsin Görgün ise Düşünce Tarihi Yazıcılığında “Çağdaşlık” Sorunu başlıklı tebliğiyle oturumu tamamlamıştır. Panelin ardından, 20-21 Eylül 2025 tarihlerinden farklı alanlara odaklanan on ayrı oturum düzenlenmiş, çalıştay genel bir değerlendirme oturumu ile sona ermiştir. Aşağıda, sunum yapan ve müzakerede bulunan akademisyenler sırasıyla verilmiştir:
Birinci Oturum
Fıkıh Tarihi Yazımında Dönemlendirme Sorunu ve 18. Yüzyıldan Günümüze Fıkhın Gelişim Evreleri, Prof. Dr. Murteza Bedir
Müzakere: Prof. Dr. Tuncay Başoğlu
İkinci Oturum
Klasikten Moderne İslam Siyaset Düşüncesi: Bir Dönemlendirme Denemesi, Prof. Dr. Özgür Kavak
Müzakere: Prof. Dr. İsmail Kara
Üçüncü Oturum
Süreklilik ve Dönüşüm Arasında 18. Yüzyıldan Günümüze Kelam ve Felsefe: Bir Dönemlendirme Denemesi, Prof. Dr. Eşref Altaş
Müzakere: Prof. Dr. Ömer Türker
Dördüncü Oturum
Türkiye’de Felsefenin Serüveni ve Dönemlendirme Sorunu, Prof. Dr. Ali Utku
Müzakere: Prof. Dr. M. Cüneyt Kaya
Beşinci Oturum
Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti Ekseninde Bilim ve Teknoloji Tarihinin Paradigmatik Dönüşüm Noktaları ve Dönemlendirilmesi (18-21. Yüzyıllar), Prof. Dr. Tuncay Zorlu
Müzakere: Dr. Öğr. Üyesi Hasan Umut
Altıncı Oturum
18. Yüzyıldan Günümüze Tefsir İlmi ve Dönemlendirme Sorunu, Prof. Dr. M. Taha Boyalık
Müzakere: Doç. Dr. Muhammed Coşkun
Yedinci Oturum
18. Yüzyıldan Günümüze Hadis İlmi ve Dönemlendirme Sorunu, Doç. Dr. Mustafa Celil Altuntaş
Müzakere: Prof. Dr. Bekir Kuzudişli
Sekizinci Oturum
Tahkik ile Telif Arasında: İnsanî Bir Tecrübe, Literatür ve Kurum Olarak Tasavvufun Çağdaş Tarihini Yazma Meselesi, Prof. Dr. Semih Ceyhan
Müzakere: Doç. Dr. Özkan Öztürk
Dokuzuncu Oturum
İslamî Hareketlerin Tarihi Nasıl Dönemlendirilebilir?, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara
Müzakere: Doç. Dr. Vahdettin Işık
Onuncu Oturum
Din, Modernlik ve Sosyal Bilimler, Prof. Dr. Alim Arlı
Müzakere: Prof. Dr. Yücel Bulut
Çalıştayda sunulan tebliğlerin bir kısmında, ilgili disiplinlere dair açık ve net dönemlendirme teklifleri ortaya konulurken; bazı sunumlarda yalnızca çağdaş dönemde söz konusu alanların işleyişini etkileyen temel gelişmelere dikkat çekilmiş, keskin bir dönemlendirmenin güçlüğüne işaret edilmiş ve böyle bir girişimde bulunulacaksa hangi ölçütlerin dikkate alınması gerektiği üzerinde durulmuştur. Oturumlar boyunca tekrar eden ortak vurgular sayesinde, bütüncül bir dönemlendirme için yol gösterici olabilecek bazı temel noktalara ulaşılmıştır. Her bir disiplin için dile getirilen görüşlere ayrı ayrı yer vermek güç olsa da çalıştayın genel çıktıları üzerinden 18-21. yüzyıllar arasında İslam düşüncesinin yapısını, seyrini ve temel dönüm noktalarını kavramaya imkân tanıyan bazı genel tespitlere değinmek mümkündür.
Çağdaş İslam düşüncesi tarihini, siyasi tarihin belirlediği dönemlerden ve dönüm noktalarının belirleyiciliğinden kurtarma amacıyla başlatılan bu projede, çalıştayın çıktıları beklenenden farklı bir tablo ortaya koymuştur. Sunumların büyük bir kısmında, siyasi olayların dönüm noktaları olarak öne çıkarılması, çağdaş İslam düşüncesinin kendi iç meselelerinden ziyade siyasi ve dış etkenlerle şekillendiği yönündeki kanaati yeniden tartışma konusu haline getirmiştir. Değerlendirme oturumunda bu sonucu derinlikli bir şekilde müzakere etmek gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer, söz konusu tespitin önemini vurgulamakla birlikte, her evrenin kendisine özgü bir kırılma eksenine sahip olabileceğini bu eksenlerin kimi zaman kurucu ilkelere nispetle metafiziksel, kimi zaman formel ilkelere nispetle epistemik, kimi zaman da dönüşümleri tetikleyen uyarıcı vasatlara nispetle siyasi-toplumsal-iktisadi olabileceğine dikkat çekmiştir. Bu minvalde Üçer, dönemlendirme teşebbüsünde aslolanın öncelikli kırılma eksenlerini tespit ettikten sonra bu kırılmaların semptomlarını ve somut göstergelerini takip etmek olduğunu vurgulamıştır.
Tarihe, geçmişteki siyasi gelişmeleri öne çıkararak yaklaşmanın yanında, günümüz siyasetinde pragmatik olarak kullanmak niyetiyle yaklaşmak da düşünce tarihini sağlıklı bir şekilde okumayı engellemektedir. Prof. Dr. Tahsin Görgün, Düşünce Tarihi Yazıcılığında “Çağdaşlık” Sorunu başlıklı konuşmasında çağdaş tarih yazımında tüm insanlık tarihini toplumların Batılılaşma’sının tarihi olarak inşa eden bir söylemin hâkim olduğunu belirtmiştir. Görgün, Arnold Toynbee’nin A Study of History adlı kitabıyla bu söyleme önderlik ettiğini, medeniyetler arası ilişkiler adı altında her medeniyetin tarihini Batılılaşma’ya giden bir süreç olarak ele aldığını söylemiştir. Bu durumu tarihe bakışın siyasallaşması olarak değerlendiren Görgün, içinde farklı siyasi aidiyetlerin çatıştığı bir toplumu yönetebilmek için onların tarihe bakışlarını siyasallaştırmanın oldukça etkili bir yöntem olduğuna dikkat çekmiştir. Böylece toplum içindeki farklı siyasi aidiyetlere sahip gruplar ortak geçmişlerini farklı siyasi tavırlarını temellendirmek için kullanacaklarından dolayı ortak bir tarih anlayışına dahi sahip olamayacak ve bu durum toplumsal birliğin önündeki en büyük engellerden biri olacaktır. Bu yüzden bir yandan geçmişi kendi siyasi amaçlarımız doğrultusunda araçsallaştırmaktan bir yandan da günümüzde siyaseten hâkim olan Batı’nın bakışıyla siyasallaştırılmış olan tarihin etkilerinden kendimizi korumamız, tarihe bakışımızı keskinleştirecektir.
İnsanlık tarihini Batılılaşma tecrübelerinin tarihi olarak görme eğilimi o kadar yaygınlaşmıştır ki Müslümanlar bile kendi geçmişlerini kendilerinden hareketle değerlendirmek yerine Batı ile ilişkileri çerçevesinde dikkate almışlardır. Prof. Dr. Tahsin Görgün bu duruma, Johann Gottlieb Fichte’nin “Ben ne yapıyorsam oyum” düşüncesine karşı bizim kendimizi “Bize ne yapıldıysa biz oyuz” şeklinde idrak ettiğimizi söyleyerek vurgu yapmıştır. Görgün’e göre milletimizin Müslüman olarak var olduğunu, İslam’ın bizim varlık zeminimizi teşkil ettiğini esas alan bir tarih anlatısı henüz ortaya konulmamıştır. Bu yapılmadıkça İslamî ilimlerin hayatımızla irtibatı kopuk kalacaktır. Nitekim “çağdaş” İslam düşüncesini dönemlendirme amacıyla tertiplenen bu çalıştayda, “çağdaş” kavramı “Batılılaşma” ya da çağın hâkim medeniyetine eklemlenme anlamında değil; Müslümanların, içinde bulundukları çağda kendi medeniyet değerleri doğrultusunda varlıklarını sürdürme çabası olarak anlaşılmalıdır.
Birçok farklı ilim dalının çağdaş dönemdeki serüveninin ayrı ayrı ele alındığı bu çalıştaydan beklenen temel kazanım, İslam düşüncesinin bütününü kapsayacak bir dönemlendirme için temel noktaların ortaya konulması olacaktır. Tek tek ilim dallarına ait dönemlerin birbiriyle ne kadar çok kesiştiği, ortak bir dönemlendirmeden söz edebilmenin ölçütlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Ancak sunulan tebliğlerden anlaşıldığı üzere, ortak bir dönemlendirme yapmak sanıldığı kadar kolay da değildir. Çünkü her bir ilmin kendine özgü bir tarihsel seyri vardır ve bu seyrin diğer disiplinlerle kesiştiği noktalar oldukça sınırlıdır.
Prof. Dr. İsmail Kara, ortak bir dönemlendirme girişiminin, tek tek disiplinlerin dönüşümünü doğru biçimde anlamamızı engelleme ya da bizi büyük ölçüde yanıltma ihtimali bulunuyorsa böyle bir dönemlendirmeye gitmenin zorunlu olmadığını ifade etmiştir. Tarihi, önceden belirlenmiş bir şema üzerinden ele almanın, bir yandan anlamayı ve araştırmayı kolaylaştırırken diğer yandan gerçeği çarpıtma riskini de beraberinde getirdiğine dikkat çekmesi açısından bu değerlendirme büyük önem taşımaktadır.
Her bir ilim dalı için alanında uzman akademisyenler tarafından tespit ve teklif edilen dönemler çeşitlilik gösterse de sunumlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde bazı ortak temaların ve ana hatların belirginleştiği söylenebilir. Çalıştayda ele alınan birçok disiplinin dönüşümünde etkili olan önemli unsurlardan biri, Osmanlı’nın son dönemlerinde modern mekteplerin açılmasıyla ortaya çıkan medrese-mektep ayrışmasıdır. Hukuk mekteplerinin kurulmasıyla birlikte Batı hukuku dersleri okutulmaya başlanmış, bu gelişme fıkıh-hukuk çatışmasını ve fıkıhtan hukuka geçiş sürecini beraberinde getirmiştir. Öte yandan, mektepli münevverler, tasavvufa özel bir önem atfederek onun kuşatıcı yönünü ve maddecilik akımı karşısındaki ruhçu boyutunu vurgulamışlardır. Doç. Dr. Semih Ceyhan’ın mektebin tasavvufu şeklinde nitelendirdiği bu yönelim, tasavvufu amelî bir seyr-i sülûk süreci olmaktan ziyade felsefi bir duruş olarak öne çıkarmıştır. Hadis alanında ise, daha önce Avrupa’da başlayan oryantalist çalışmaların Osmanlı topraklarına etkisi, Batı’da eğitim görmüş mektepliler aracılığıyla gerçekleşmiş; hadis ilmine dair ilk sistemli müfredatlar da bu mekteplerde oluşturulmuştur. Benzer şekilde, yeni ilm-i kelam temsilcilerinin büyük ölçüde mektepli entelektüellerden oluşması da dikkat çekici bir durumdur. Tüm bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, medrese-mektep çatallaşmasının, birçok disiplinin dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığı açıkça görülmektedir.
Bununla birlikte, çalıştayda ilimlerin dönüşümünü yalnızca kurumsal veya eğitimsel değişimlerle sınırlı görmeyen, teknolojik ilerlemelerin etkisine dikkat çeken önemli tespitler de öne çıkmıştır. Doç. Dr. Tuncay Zorlu’nun, teknolojik gelişmelerin ilmî disiplinlerin dönüşüm süreçlerinde göz ardı edilmemesi gerektiğine dair vurgusu bu açıdan özellikle dikkat çekicidir. Nitekim birçok oturumda, matbaanın Osmanlı’da etkin biçimde kullanılmaya başlanmasının ve yakın dönemde ortaya çıkan dijital imkânların ilgili disiplinler açısından birer dönüm noktası olarak değerlendirilebileceği ifade edilmiştir. Matbaanın yaygınlaşması, kitaplara erişimi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Bu durum, hadis alanında tek tek rivayetlerin sıhhatine yönelik araştırmaların artmasına; fıkıh alanında ise mezhepsel düşünme biçiminin yerini, tarih boyunca kaleme alınmış farklı fıkıh eserlerine yapılan atıflarla şekillenen yeni bir yaklaşımın almasına yol açmıştır. Tefsir sahasında ise, herkesin anlayabileceği muhtasar tefsirlerin yaygınlaşmasıyla dikkat çeken bir üretim artışı yaşanmıştır. Öte yandan, dijitalleşme, özünde şöhretten kaçınmayı öğütleyen tasavvuf geleneğinin popülerleşmesine zemin hazırlamış ve bu alan için yeni bir dönemin başlangıcını temsil etmiştir. Akademisyenler tarafından sunulan bu tespitler, teknolojik gelişmelerin farklı ilmî disiplinler açısından dönüm noktaları olarak değerlendirilebileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Yapılan sunum ve müzakerelerde, farklı bağlamlarda tekrar tekrar vurgulanan bir diğer önemli husus, fikrî temelleri 1846 yılına kadar uzanan ve çeşitli dönüşümlerle Cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdüren Dârülfünun’un 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmesi hadisesidir. Esasında Dârülfünun’un teşekkülü Prof. Dr. Alim Arlı’nın konuşmasında vurguladığı üzere Osmanlı için önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Osmanlı’ya birçok yenilik önemli ölçüde erken tarihlerde gelirken bilgi yapıları dediğimiz yapılar geç tarihlerde gelmiştir ve Dârülfünun bunun en önemli örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kurumun dönüşümü de aslında bilgi yapısının dönüşmesi anlamına gelmektedir. Genellikle Türkiye’de İslamî ilimlerin gelişiminin Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte sekteye uğradığı düşünülse de çalıştayda sunulan tebliğlerde ifade edildiği üzere, aslında Dârülfünun’un kapatılmasına kadar İslam düşüncesi üretimi devam etmiştir. 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren düzenlemelerle, medrese-mektep ikiliğinin bir tarafını oluşturan medreselerin kapatılması, medreseli İslam düşüncesinin sürekliliğine resmî düzeyde bir son vermiştir. Ancak ikiliğin diğer tarafı olan mektepli İslam düşüncesinin bu tarihten sonra da sürdüğü söylenebilir. Nitekim Osmanlı döneminde yetişmiş Müslüman mektepli münevverlerin önemli bir kısmı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da Dârülfünun’da ders vermeye ve telif faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. Ancak 1933 yılında, Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche’in talep üzerine hazırladığı Dârülfünun’un ıslahına dair rapor sonrasında kurum lağvedilmiştir. Yerine kurulan İstanbul Üniversitesi bünyesinde, önceki öğretim kadrosundan 61 kişi görevine devam ederken, 82 öğretim elemanının görevine son verilmiştir. Yükseköğretimin sekülerleşmesi yönünde atılan bu adım, Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdüren İslam düşüncesinin sürekliliğini kesintiye uğratan önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmiştir.
Dârülfünun’un kapatılmasının ardından, Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de İslam düşüncesi üretiminin belirgin biçimde sekteye uğradığı tespiti, çalıştayda birçok ilim dalı açısından ayrı ayrı dile getirilmiştir. Özellikle Doç. Dr. Eşref Altaş’ın, 1949 yılına kadar sistematik biçimde kaleme alınmış hiçbir kelam kitabının bulunmadığını; 1949-1959 yılları arasında yalnızca iki, 1959-1982 yılları arasında ise sadece dört kelam eserinin yazıldığını belirtmesi, katılımcıların dikkatini çeken önemli bir nokta olmuştur. Bu durum, sonraki oturumlarda da tekraren vurgulanmış ve İslam düşüncesinin kurumsal sürekliliğindeki kesintinin boyutlarını gösteren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilmiştir. Benzer bir tablonun Türkiye özelinde diğer ilim dalları için de geçerli olması, bütüncül bir dönemlendirme yapılabilmesi açısından yalnızca Anadolu merkezli değil, diğer İslam coğrafyalarını da kapsayan bir bakış açısını zorunlu kılmaktadır.
Gelinen bu noktada, çalıştayın mercek altına aldığı coğrafi çeşitliliğe dikkat çekmek gerekir. Sunumlarda, yapılacak bir dönemlendirmenin yalnızca belirli bölgeleri değil, tüm İslam coğrafyasını kuşatması gerektiği sık sık vurgulanmıştır. Katılımcılar, Afganistan ve Hindistan gibi bölgelerde Türkiye’nin yaşadığı krizlerin aynı biçimde tecrübe edilmediğini, dolayısıyla çok daha farklı tarihsel deneyimlerin bulunduğunu dile getirmiştir. Bununla birlikte, birçok sunumun Osmanlı ve Türkiye merkezli bir perspektifle hazırlandığı da hocalar tarafından kabul edilmiştir. Bu nedenle, örneğin bir Afgan araştırmacının, önerilen dönemlendirmelere baktığında kendini bu tarihsel anlatı içinde göremeyeceği, hatta “Benim hikâyem böyle değil” diyeceği ifade edilmiştir. Bazı sunumların daha yerel bir perspektiften kaleme alınmış olması ise, Türkiye akademisinde -özellikle Afrika’nın iç kesimleri, Malezya, Endonezya, Afganistan, Pakistan ve Hindistan gibi bölgelerdeki İslam düşüncesi tarihine dair- sınırlı bilgi birikimi bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, sunumların daha da geliştirilmesi ve farklı coğrafyalardaki Müslüman toplumların entelektüel tecrübelerini içeren araştırmaların artırılması gereği vurgulanmıştır. Malumat eksikliğini gidermeye yönelik bir çözüm olarak, ilgili bölgeler üzerine çalışan yabancı araştırmacılarla iş birliği yapılması önerilmiş; ancak bu yaklaşımın, dönemlendirme bütünlüğünü zedeleme riski taşıyabileceği endişesiyle temkinli bir şekilde ele alınmıştır. Tüm coğrafyaları kapsayıcı bir dönemlendirme oluşturmanın güçlüğü, belirli merkez bölgeler üzerinden ilerleyen bir yaklaşım benimsemeyi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Doç. Dr. Tuncay Başoğlu’nun müzakeresinde fıkıh alanı özelinde önerdiği Türkiye, İran, Mısır ve Hindistan merkezli dört bölge modelinin, diğer disiplinler için de geçerli olup olamayacağı üzerine düşünmek mümkündür. Her disiplin için bu şekilde merkezî öneme sahip bölgelerin belirlenmesi, kapsayıcılık sorununu imkânsız bir hedef olmaktan çıkararak makul düzeyde çözülebilir hâle getirecektir.
Coğrafya meselesinin bir diğer veçhesi, çağdaş İslam düşüncesi üzerinde derin etkiler bırakan Batı düşüncesini dışarıda bırakarak bir dönemlendirme yapmanın sakıncalı oluşudur. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, çalıştayın açılış panelinde bu noktaya dikkat çekerek, Batı düşüncesini dikkate almadan çağdaş İslam düşüncesinin dönemlendirilemeyeceğini vurgulamıştır. Fazlıoğlu’na göre, söz konusu dönemin birçok Müslüman düşünüründe -bizde olduğu gibi- gelişkin bir tarih perspektifi veya kapsamlı tarihsel malumat bulunmamaktadır. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa, bugün bizim bildiğimiz pek çok Osmanlı âliminin adını duymamış veya onların bugün yayımlanmış metinlerine ulaşmamış olabilir. Buna rağmen, onların zihinlerinde de bizdeki gibi tarihe dair bütünlüklü bir tasavvur bulunduğunu varsaymak yanıltıcı olacaktır. Bu durumda, Osmanlı veya modern dönem düşünürlerinin Batı karşısındaki entelektüel tepkilerini doğru biçimde anlayabilmek için, onların Batı’yı nasıl algıladıkları, hangi dönemde hangi fikirleri ne ölçüde alımladıkları ve bu süreçte hangi kavramlara nasıl anlamlar yükledikleri mutlaka ortaya konulmalıdır. Aksi hâlde, mücadele ettikleri fikrî dönüşümleri doğru değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Nitekim, son dönem Osmanlı âlimlerinin “doğa” kavramını nasıl kullandığı bu meseleyi somutlaştırır. Acaba bu kavramı, Kant sonrasında “doğa bilimleri”nin “pozitif bilimlere” evrilmesi bağlamının bilincinde olarak mı, yoksa bu ayrımı fark etmeden mi kullanmışlardır? Bu tür kavramsal inceliklerin tespiti, dönemin entelektüel haritasını doğru biçimde kurabilmek için zorunludur. Bu sebeple, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, kavramların tarihsel süreç içinde geçirdiği anlam dönüşümlerini kronolojik olarak izleyen bir “kavramsal sözlük” çalışmasının elzem olduğunu belirtmiştir. Bu düşünceler, sonraki oturumlarda da defalarca atıfla desteklenmiş ve benimsenmiştir. Çalıştayın bu bağlamda -Doç. Dr. Tuncay Başoğlu’nun ifadesiyle- hem bir “Batı düşünce atlası” hem de “kronolojik kavramlar sözlüğü” niteliğindeki çalışmaların temelini atan bir başlangıç noktası olduğu söylenebilir.
18-21. yüzyıl İslam düşüncesinin karakteristik özelliklerinden biri, çalıştayda birçok sunumda da vurgulandığı üzere, İslam düşüncesinin merkezine önceki dönemlerde olmadığı ölçüde Kur’an ve sünnetin yerleşmesidir. Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara’nın İslamî hareketleri dönemlendirme teklifinden hareketle Kur’an ve sünnete dönüş vurgusunun tecdit ve ıslah fikri altında Emperyalist Kuşatma Dönemi’nde (1700-1850) ortaya çıktığı söylenebilir. Bu dönüşümde, bir yandan Muhammed b. Abdülvehhâb’ın düşüncelerinin etkisi, diğer yandan hadis külliyatının güvenilirliğine dair şüphelerin ortaya çıkması belirleyici olmuştur. Bu iki etken, geleneksel sürekliliğe dayanmayan ve birbirini karşıt biçimde tanımlayan iki farklı düşünce tarzının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu iki yaklaşımın temeline inildiğinde, ortak bir tarihsel zemin dikkat çekmektedir. Batı’da yaşanan teknolojik gelişmelerin ardından İslam dünyasının askerî, ekonomik ve siyasi alanlarda yaşadığı uzun süreli mağlubiyetler ile eş zamanlı olarak yürüyen fikrî mücadelede Batı düşüncesinin etkisi, birçok düşünürde problemin kaynağını geleneğe yükleme eğilimini beslemiştir. Bu süreçte, hem psikolojik olarak yaşanan mağlubiyet hissinin bir “suçlu arayışı”na dönüşmesi hem de Batı’nın ortaya koyduğu yeni fizik-metafizik-etik anlayışının İslam düşünce geleneğiyle çeşitli noktalarda çatışması sonucunda, geleneğin yükünden kurtularak doğrudan Kur’an ve sünnet -hatta yalnızca Kur’an- merkezli bir din anlayışı geliştirme eğilimi yaygınlaşmıştır. Bu anlayış, taraftarları açısından “başlangıçtaki sahih dinî çizgiye dönüş” olarak görülse de özünde tarihe eleştirel ve olumsuz bir bakışı beraberinde getirmiştir. Böylece, kimi zaman Osmanlı’nın kuruluşuyla, kimi zaman Türklerin tarih sahnesine çıkışıyla, hatta kimi zaman Emevîlerle başlatılan ve Müslümanların geniş tarihsel tecrübesini “karanlık bir dönem” olarak niteleyen anlatılar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, geleneğin sürekliliğini değersizleştiren, hatta olumsuzlayan bu yaklaşım biçimi, çağdaş İslam düşüncesinde oldukça yaygın bir eğilim hâline gelmiştir.
Bu düşünceler öylesine yaygınlaşmıştır ki, doğrudan Selefî, Vehhâbî ya da Kur’ancı olmayan çevreler dahi, “yeniden Kur’an ve sünnete dönme” söyleminden etkilenmişlerdir. Mezhebe bağlı süreklilik içinde düşünce üretme mekanizması terk edilerek, erken döneme ait kurucu metinlere doğrudan müracaatla yeni açılımlar geliştirme girişimleri başlamıştır. Bu süreçte, Kur’an ve sünnet merkezli biçimde mezheplerin görüşlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirme yönelimi ortaya çıkmıştır. Prof. Dr. Murteza Bedir’in sunumunda dikkat çektiği üzere, Muhammed Mustafa el-Merâgī’nin Ezher şeyhliğine getirilmesiyle birlikte müfredatta reform yapılmış; mezhepler arası karşılaştırmalı fıkıh (el-fıkhü’l-mukāren) dersleri okutulmaya başlanmış ve bu başlıkta eserler kaleme alınmıştır. Böylece, Kur’an ve sünnet temelli mezhepler arası geçişlilik daha esnek bir hâl almıştır. Bu dönemde fıkıh usulüne, tarih boyunca hiç üstlenmediği ölçüde yeni bir işlev yüklenmiş; doğrudan Kur’an ve sünnetten hareketle, mezhepler üstü yeni bir fıkıh inşa etme çabaları öne çıkmıştır. Benzer bir yönelim kelam alanında da gözlemlenmiştir. Prof. Dr. Ömer Türker’in müzakeresinde belirttiği üzere, Türkiye’de uzun bir süre “Kur’an’a göre iman”, “Kur’an’a göre özgür irade” gibi Kur’an merkezli tezler yazdırılmıştır. Bu çalışmalar, görünürde kelam disiplini içinde yer alsalar da mahiyet itibarıyla tefsir karakteri taşımaktadır. Ancak, bu metinlerin teknik anlamda bir tefsir çalışmasının metodolojik ölçütlerini ne kadar karşıladıkları tartışmalıdır. Bu eğilim, yalnızca kelamda değil, diğer İslamî disiplinlerde de kendini göstermiş; birçok alan, özünde bir tefsir faaliyeti olarak görülmeye başlanmıştır. Tefsir oturumunda Prof. Dr. M. Taha Boyalık ve Doç. Dr. Muhammed Coşkun’un belirttiği üzere, klasik dönemde tefsirin temel görevi, âyetlerin dilsel anlamlarını tespit etmek olup; fıkıh ve kelam gibi ilimlerden bağımsız bir formasyona sahiptir. Önceki dönemlerde tefsir, diğer disiplinlerden alınan ilkeleri kullanarak âyetlerin delaletini belirleme işlevi görürken, çağdaş İslam düşüncesinde hükümlerin kaynağı ve diğer tüm disiplinleri inşa eden temel ilim konumuna yükselmiştir. Bu nedenle, klasik dönemde eğitim silsilesinin sonunda yer alan tefsir, günümüzde İslamî ilimlerin merkezi hâline gelmiştir. Artık imam-hatip müfredatından akademiye kadar her düzeyde tefsir, İslam düşüncesinin temel disiplini olarak konumlandırılmaktadır.
Müzakerelerde, projenin temel yaklaşımına yönelik bazı eleştirilerin de dile getirildiğini belirtmek gerekir. Bu bağlamda Prof. Dr. Cüneyt Kaya, dönemlendirme yapmanın bu denli önemsenmemesi gerektiğini ifade ederek, dönemlendirmenin tarihin doğru biçimde anlaşılmasının sebebi değil, sonucu olduğunu vurgulamıştır. Kaya’ya göre, Arayışlar Dönemi hakkında nitelikli ve derinlikli akademik çalışmalar yapıldıkça, dönemlendirme zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ciddiyetle yürütülmüş araştırmalar olmaksızın bir dönemlendirme teşebbüsüne girişmek ise, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamayacağı gibi, ileride yapılacak çalışmaların önemli hususları gözden kaçırmasına da yol açabilir. Bu eleştiriyle paralel biçimde, birkaç farklı hoca tarafından da 18. yüzyıl öncesine dair bilgi eksikliğine dikkat çekilmiştir. Özellikle 14. ve 18. yüzyıllar arasındaki dönemde neler yaşandığı konusunda zihinlerde yeterince net bir tablo bulunmadığı, dolayısıyla bu dönemi anlamadan 18-21. yüzyılları çalışmanın metodolojik açıdan sorunlu olabileceği dile getirilmiştir. Bu bağlamda, yalnızca modern döneme odaklanmak yerine, önceki yüzyıllara ilişkin ilmî ve entelektüel sürekliliklerin de ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Son olarak, çalıştayda dikkat çeken bir diğer husus, sunumların önemli bir kısmında günümüze en yakın dönemin, çoğu zaman sunumu yapan akademisyen tarafından olumlu bir “yeni dönem” olarak tasnif edilmesidir. Örneğin Prof. Dr. Murteza Bedir, son yıllarda mezhepsel fıkıh düşüncesine yönelik bir dönüş eğiliminin gözlemlendiğini belirtmiştir. Benzer şekilde Prof. Dr. Bekir Kuzudişli, hadis ilminde uzun süre etkisini sürdüren Vehhâbî otoritenin giderek sarsılmaya başladığını ifade etmiştir. Diğer hocalar tarafından doğrudan dile getirilmese de benzer bir iyimserliğin birçok disiplin için geçerli olduğu gözlemlenmiştir. Gerçekten de yaklaşık 20-30 yıl öncesine kadar Müslümanların siyaset düşüncesine dair farkındalığı son derece sınırlıyken, bugün Prof. Dr. Özgür Kavak gibi araştırmacıların çalışmalarıyla İslam siyaset düşüncesi adıyla müstakil bir disiplinin ortaya çıkmakta olduğu görülmektedir. Bu yeni yönelim, bir yandan Ahkâmü’s-Sultâniyye, Siyasetnâme ve Nasihatnâme literatürü ile fıkıh kitaplarının Siyer, Harâc, Hisbe gibi bölümlerine, diğer yandan kelam ve felsefe eserlerine uzanan geniş bir külliyatı yeniden gündeme taşımaktadır. Ayrıca, yine 20-30 yıl öncesine kadar oryantalist iddiaların etkisiyle Gazzâlî sonrasında İslam düşüncesinin durakladığı kanaati Müslüman araştırmacılar arasında yaygınken, günümüzde bu yaklaşım büyük ölçüde terk edilmiştir. Gazzâlî sonrası dönemi de kapsayan sayısız klasik eser Türkçeye çevrilmiş, pek çok konu ve müellif hakkında nitelikli tezler, kitaplar ve makaleler kaleme alınmıştır. Bu çalışmalar giderek daha ayrıntılı ve derinlikli hâle gelmektedir. Tüm bu gelişmeler, henüz tam anlamıyla yeterli bir seviyeye ulaşmamış olsa da 21. yüzyılın İslam düşüncesinin seyrine dair umut verici bir dönemi temsil ettiğini göstermektedir.
Hocalarımızın farkında olduğu ve zaman zaman dile getirdikleri bu durumun, yine onların da vurguladığı eksik ve olumsuz bir yönü bulunmaktadır. Her ne kadar son dönemde nitelikli çalışmaların sayısı artsa da bu çalışmaların çoğu tarihî süreçleri aydınlatmaya yönelik olup, kelam, fıkıh, tasavvuf, hadis, tefsir gibi İslamî ilimlerin kendi içsel mekanizmaları içinde güncel nazarî problemlere çözüm üretmesi henüz mümkün olamamıştır. Bu durumun temel nedenlerinden biri, Müslümanların yaşadığı krizin çok yönlü bir karaktere sahip olması ve buna bağlı olarak birçok coğrafyada düşünce üretimindeki sürekliliğin siyasi nedenlerle kesintiye uğramış bulunmasıdır. Böyle bir sürekliliğin yokluğunda, araştırmacılar büyük teorik krizlerle başa çıkabilmek için tarihin derinliklerinde kendilerine yol gösterecek bir ışık aramaya yönelmişlerdir. Normal şartlarda bir önceki nesilden doğal biçimde aktarılması gereken düşünme biçimleri, karşıt fikirlerle hesaplaşma yeteneği ve dışarıdan alımlanan unsurları dönüştürerek yeni bir teorik zemin kurma becerisi, bu kesintiler nedeniyle tevarüs edilememiştir. Bu sebeple, çağdaş araştırmacılar söz konusu birikimi kütüphanelerin tozlu raflarından yeniden keşfetmeye mecbur kalmıştır. Sonuç olarak, zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek özgün teorik üretim süreci yerine, tarihte mevcut olan düşüncenin yeniden keşfi yönünde bir eğilim öne çıkmıştır.
Bu yönelimin bir başka nedeni ise, hocalarımız tarafından da vurgulanan son dönemdeki akademikleşme eğilimidir. Türkiye’de medreselerin kapatılmasıyla birlikte, medrese geleneği yeraltında varlığını sürdürmeye çalışmış; nitelikli öğrenci eksikliği ve maddi imkânsızlıklar sebebiyle müfredatını asgari düzeye indirerek teorik tartışmalardan ziyade halkın dindarlığını korumaya odaklanmıştır. Bu nedenle metin telifi faaliyetleri büyük ölçüde ilahiyat fakülteleri üzerinden, yani akademik zemin üzerinde devam etmiştir. Benzer bir durum diğer İslam coğrafyalarında da gözlemlenmektedir. Önceki dönemlerde büyük İslam âlimleri genellikle akademik ünvanlara sahip olmadan ilmî üretim yaparken, günümüzde akademik kariyer yoluyla ilerleme giderek daha yaygın hâle gelmiştir. Sunumlarda da ifade edildiği üzere, bu durum akademinin kendi araştırma tarzını ve sınırlarını ister istemez beraberinde getirmektedir. Seküler bir kurum olarak üniversitelerde, Allah’ın kullarına amelî veya itikadi yükümlülüklerinin mahiyeti yahut Allah’a yakınlaşmanın keyfiyeti üzerine doğrudan çalışmalar yapmak genellikle mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, İslamî ilimler, seküler akademik bağlamda ancak belli bir dönemde yaşamış Müslümanların ürettiği düşünceleri tarihsel olarak inceleyen, nesnel bir disiplin karakteri kazanarak tutunabilmiştir. Prof. Dr. Bekir Kuzudişli’nin müzakeresinde paylaştığı bir anekdot bu durumu çarpıcı biçimde örneklemektedir: Türkiye’ye gelen yabancı bir akademisyen, kendisine “Türkiye’de bir hadisin sıhhati, senet zinciri veya râvilerden birinin cerh ve tâdili konusunda ihtilaf ettiğinizde başvurduğunuz otorite kimdir?” diye sorduğunda, Bekir Hoca bunun karşısında “Biz artık böyle şeylerle ilgilenmiyoruz” demek zorunda kalmıştır. Bu örnek, akademik hadisçiliğin klasik anlamda cerh-tâdil faaliyeti yürütmekten ziyade, bu mekanizmanın nasıl işlediğini tarihsel ve metodolojik olarak incelemeye yöneldiğini açık biçimde göstermektedir.
Tarihsel çalışmaların yanı sıra, özellikle son birkaç yılda Türkiye’de güncel meselelere yönelimin artmakta olduğu da söylenebilir. Daha önce İslam düşüncesi tarihine dair nitelikli araştırmalarıyla tanınan birçok hocanın, artık günümüzün entelektüel ve toplumsal yaralarına merhem olabilecek çalışmalara yöneldiği gözlemlenmektedir. Bu durum, tarihsel araştırmaların umulduğu gibi güncel düşünce üretimine zemin hazırladığı ve akademik ortamı buna elverişli hâle getirmeye başladığı şeklinde yorumlanabilir. Tarihsel sürekliliğini büyük ölçüde kaybetmiş bir ilim dünyasının, uzun yıllar süren düşünce tarihi çalışmaları aracılığıyla yeniden teorik bir diriliş yaşaması mümkündür. Bu bağlamda, çalıştayın konusu olan dönemlendirme girişiminin de benzer bir işlev üstlendiği söylenebilir. Ancak tarihe “kâmil” bir dönemlendirme perspektifinden bakabilmek için, bu dönemlendirmenin belirli bir fizik-metafizik-etik pozisyona dayanması gerekir. Zira dönemlendirme, “sonun ne olduğuna” dair bir tasavvurdan hareketle yapılabilen bir faaliyettir. Ne var ki, günümüzde Müslümanların Batı düşüncesiyle hesaplaşan bütünlüklü bir fizik-metafizik-etik anlayışının henüz inşa edilmemiş olması, böyle bir dönemlendirme çabasını kaçınılmaz biçimde eksik bırakmaktadır. Bununla birlikte, tarihsel araştırmalar ile güncel düşünce üretimi birbirinden bağımsız değil, karşılıklı olarak birbirini besleyen iki süreç olduğundan, geçici de olsa bir dönemlendirme denemesi, bugün nerede durmamız gerektiğini tayin etmede önemli bir işlev görebilir. Bu noktada Doç. Dr. İbrahim Halil Üçer, projenin doğasına ilişkin olarak, bunun “heuristik” (deneysel/araştırıcı) bir girişim olduğunu çalıştay boyunca birkaç kez vurgulamıştır. Başka bir ifadeyle projenin amacı, nihaî bir dönemlendirme ortaya koymak değil, deneme-yanılma yöntemiyle ilk elden bir dönemlendirme teklifi geliştirmektir. Bu sayede, yeni ve daha yetkin bir dönemlendirme ortaya çıkana kadar araştırmacıların, ya Batı merkezli dönemlendirmelere bağlı kalarak ya da küllî bir çerçeveden yoksun biçimde spesifik konular üzerinde dağınık çalışmalar yürütmesinin önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Eksiklikleri olsa da bu çerçeve araştırmalara kendi bakış açımızdan bir yön ve bağlam kazandıracak, böylece yapılan her eleştiri ve katkı aracılığıyla daha kapsamlı bir dönemlendirmeye giden yolun açılmasına zemin hazırlayacaktır. Sonuç olarak, eksikliklerine ve temkinle yaklaşılması gereken yönlerine rağmen, proje İslam düşüncesinin yeniden inşasına dair heyecan verici bir ufuk taşımaktadır.
![]() |
Ahmet Tarık Aksan
Lisans derslerinin tamamını İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde okudu. Fakat Üniversitenin son sene kapanması sebebiyle Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu (2020). Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kelam Bilim Dalı’nda “İbn Sînâ’nın Zihnî Varlık ve Tümellik Anlayışı ve Fahreddin Râzî’nin Eleştirileri” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı (2024). Şu anda Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kelam Bilim Dalı’nda Doktora yapmakta ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) Çağdaş İslam Düşüncesi alanında Araştırmacı Asistanı olarak çalışmaktadır. Mantık, Kelam, Felsefe alanlarıyla ilgilenmektedir.
|
![]() |
Yusuf Kazım Buyruk 2023 yılında İbn Haldun Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) alanından mezun oldu. Daha sonra Marmara Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler (İngilizce) alanında yüksek lisansını tamamladı (2025). Halihazırda Marmara Üniversitesi’nde Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkileri anabilim dalında doktora programına devam etmektedir. Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi alanında Araştırmacı Asistanı olarak çalışmaktadır. İlgi alanları arasında İslam Siyaset Düşüncesi, Karşılaştırmalı Siyaset ve Ortadoğu Siyaseti bulunmaktadır.
|
Ahmet Tarık Aksan
Lisans derslerinin tamamını İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde okudu. Fakat Üniversitenin son sene kapanması sebebiyle Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu (2020). Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kelam Bilim Dalı’nda “İbn Sînâ’nın Zihnî Varlık ve Tümellik Anlayışı ve Fahreddin Râzî’nin Eleştirileri” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı (2024). Şu anda Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kelam Bilim Dalı’nda Doktora yapmakta ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) Çağdaş İslam Düşüncesi alanında Araştırmacı Asistanı olarak çalışmaktadır. Mantık, Kelam, Felsefe alanlarıyla ilgilenmektedir.

Yusuf Kazım Buyruk
2023 yılında İbn Haldun Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) alanından mezun oldu. Daha sonra Marmara Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler (İngilizce) alanında yüksek lisansını tamamladı (2025). Halihazırda Marmara Üniversitesi’nde Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkileri anabilim dalında doktora programına devam etmektedir. Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) Çağdaş İslam Siyaset Düşüncesi alanında Araştırmacı Asistanı olarak çalışmaktadır. İlgi alanları arasında İslam Siyaset Düşüncesi, Karşılaştırmalı Siyaset ve Ortadoğu Siyaseti bulunmaktadır.
